Benden Selam Söyle Anadolu’ya

Dido Sotiriyu (1909-2005)

 

Kırkıca, Aydın’da doğan Yunanlı kadın yazar Dido Sotiriyu (1909-2004), Benden Selam Söyle Anadolu’ya adlı kitabında,  çocukluğunu ve ilk gençliğini geçirdiği Anadolu’daki yaşamı anlatır. Kitabı yazmaktaki amacını ve hislerini şöyle dile getirir:

O yılların anıları belleğimden silinmiyordu. Babamın arkadaşı Talat Beyler, sokakta oynadığım Rum ve Türk çocukları, en yakın arkadaşım Şevket, bugün bile aklımda. Yaşadığım günlerin, duyduğum gerçek olayların o kadar etkisi ve büyüsü altında kalmışım ki bu konuda kitap yazma arzusu içimde çığ gibi büyüyordu… Bu fırtınalı dönemi yaşamış olanlar birbiri ardından göçüp gitmekte ve yaşantılar kaybolmakta. Halk hazineleri ya silinip ortadan kalkıyor, ya da tarih arşivlerine gömülüyor. Bir daha geri gelmemek üzere…Bunları canlandırmak için yazdım bu kitabı. Yaşlılar unutmasın ve gençler, olup biteni çıplak bir şekilde görsün, öğrensin diye…

Toprağa ve geleneklere duyulan bağlılığın şekillendirdiği  yaşantılar, çocukluk yılları ve dostlukların özlemle anıldığı, gerçek hikâyelerle dokunmuş, bir solukta okunan bir kitap. Romanda geçenler, Anadolu Rum köylüsü Manoli Aksiyotis’in ağzından anlatılır. Sotiriyu, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Yunanistan’a zorunlu olarak  göç eder. Kendi anıları ve tanıklardan dinlediklerini bir araya getirip yazmaya başlar. Kitap, 1982 yılı Abdi İpekçi Türk-Yunan Dostluk Ödülünü alır.

İlk çocukluğunu anlatarak başlar :

Babam sabun yapımcısıydı. Çocukluk yıllarımda ailemle birlikte doğduğum Aydın ilinde yaşadım. Şu yeryüzünde cennet diye bir şey varsa, bizim Kırkıca köyü o cennetin bir parçası olsa gerek. Ormanlarla kaplı dağlı bir bölgede kuruluydu köy. Önümüzde göz alabildiğine denize kadar uzanan Efes ovası…ve baştan başa yemiş bahçeleriyle, incirlik, zeytinlik, tütün, pamuk, mısır ve susam tarlarıyla dolu olan bu ova bizim köye aitti.

İki katlı evi vardı köyde herkesin. Dört bir yandan fışkıran akarsular, ne yaz ne kış hiç kesilmezdi türküsü. Dalları ürün bolluğundan yerlere eğilen, simsiyah pırıl pırıl zeytinli ağaçlar… sağlam bir gelir kaynağıydı zeytinyağı. Ama incir… köylünün belini altınla dolduran incir ! Aydın’a hastı. Amerika’da bile ün salmıştı incirlerimiz. Anadolu’nun o canım güneşiyle ballanmıştılar…

Ekime doğru, Aya Dimitri panayırı yaklaşırken badanaya, sonbahar temizliğine girişirdi kadınlar. Kap kaçaktan sokağa varıncaya dek, ellerine ne geçerse paklamayı adet edinmişlerdi. Tüm dükkanlar, kahveler, iki kiliseyle üç okulumuz ve köyün tek Türk binası olan Zaptiye Dairesi, defne ve mersin dallarından görünmez olurdu.

Küçük büyük, bütün yüzler gülerdi artık. Çünkü ürün satılmış, paracıklar keseye girmiş olurdu. Sonra da, ver elini İzmir derdi aileler : Kış, yani süs eşyası ve çeyiz almaya yollanırlardı. Yepyeni çoraplı pantolonlar diktirirdi erkekler, takke altlığı olarak ipekten mendil satın alırlardı. Ve bir telâştır kızlarda : Pırıl pırıl atlastan giysiler dikilecek ve heyy ! kolay mı? üç sıra fındık altınıyla bezenecek gerdanlar. Bu arada yeni evliliklerin de gizli pazarlıkları tamamlanmış olurdu. Aya Dimitri ‘de yapılırdı çünkü düğünler.

[…]

Anadolu’nun ikliminden midir, yoksa toprağın bereketinden midir ne, türkü söylemeye müthiş yatkındık. Türküler söyleyerek uyanırdık. Bayramlara olduğu kadar, cenaze törenlerine de türküler söyleyerek giderdik…Evlenmeye karar veren delikanlı, her şeyden evvel bir ev yapmak zorundaydı. çünkü kız, asla çeyiz olarak ev getirmezdi.  Delikanlı, evin temellerini kazmaya koyulduğunda, bütün arkadaş ve komşuları kolları sıvar, ona tuğla taşır, harç kararlardı. Bütün bu işlere türkü eşlik ederdi.

Bahçelerde de türküsüz çalışma diye bir şey yoktu. Ekimden şubata kadar zeytin toplardık. Şubat mart arası yoz otları toplama zamanıydı. Nisandan temmuza tütüne verirdik olanca gücümüzü; sonra üzüme sonra incire. Ve dağlar taşlar, nağmelerimizle yankılanırdı. Gündüzler yorucu, geceler boğucu olurmuş; umurumuzda değildi : Ekmek derdimiz yoktu çünkü ve çünkü ölümün dehşetiyle yüz yüze gelmemiştik henüz. 1914’e gelinceye kadar köyde adam öldürüldüğü işitilmiş şey değildi. ..

Sisamlı öğretmenimiz eski Yunanca bilir, Homeros ’un buralı olduğunu söylerdi. Bizans’tan kalma harabelerde gezinirken bu toprakların tarihini anlatırdı bize. Ondan öğrendiklerim arasında beni en etkileyen “yedi” rakamı üzerine söyledikleri olmuştur : Minerva (Athena) tapınağı dünyanın yedi harikasından biriydi. Bizans’tan kalma Aya Yani kilisesinin yedi yıldızı vardı. Aniden bastıran yağmurdan sığındığımız mağaranın ismi de Yedi Uyurlar Mağarası idi. Avrupalı ve Amerikalılar, kendilerine özgü giysileri ve konuşma tarzlarıyla, eski ve yeni Efes’te dolanmaya başladığı ve onların ardında da Yunanlı bilginleri akın etmeye koyulduğu vakit, başta babam olmak üzere Kırkıca’lıların kibrinden mazallah yanlarına varılmazdı !

Köyümüzde hiç Türk yoktu ama bazen kendi aramızda bile Türkçe konuşurduk. Kireçli, Havuzlu, Balacık gibi civar köylerde oturan Türklerden hep itibar görürdük; zeki ve çalışkandık onların gözünde. Her gün, dağlardan akın akın Türk köylüleri inerdi pazarımıza. Odun, kömür, kümes hayvanı, kaymak, yumurta, peynir, sözün kısası, Anadolu’nun zenginliğini yapan ne varsa satar; ihtiyaçlarını bizim dükkanlardan alır akşama dönerlerdi.  Kimisi dostlarının evinde misafir kalırdı; bizimle birlikte yer, bizimle birlikte yatarlardı. Türk köylerine kocabaş hayvan, at veya süt almaya gittikleri zaman bizimkiler de oradaki dostlarının evlerinde ağırlanırdı. Ve dağ yollarında karşılaştığımız vakit, kocaman selâmünaleykümler çekerdik karşılıklı; “ Sabahlarınız hayırlı olsun !” derdik.

Arkadaşım Şevket çobanlık yapıyordu. Unutulmaz bir dostlukla bağlıydım bu küçük çobana. Paskalya tatili gelip çattı mı, koyunlarımızı otlatmaya ben de dağa çıkardım. Şevket’le buluşur orada ve en delice oyunlara dalardık. Henüz insan ayağı değmemiş mağaralar bulur, ırmaklarda yüzerdik. Garip bir sevincin sarhoşluğu kamçılardı bizi. Mübarek Cumartesi akşamları, benimle birlikte Kırkıca’ya getirirdim Şevket’i. Geceleyin küçük mumların yıldızlar misali yanıp söndüğünü görmekten, çan seslerinin ahenkli çağrısında “ Hazret-i İsa dirilirdi !” çığlıklarını işitmekten, kestane fişeği patlatmaktan, annemin elceğzinden çıkmış salçalı piliçle buram buram tüten çorbayı bizimle birlikte yemekten, büyük bir sevinç duyardı.

Şevket’in bana beslediği güven bir olaydan sonra daha da pekişti. Köyünde doktor ve öğretmen yoktu. Hastalarını civardaki bir müezzine götürürlerdi. Bir keresinde Şevket’in babası çok ağır hastalanmıştı, gelip kendisi söyledi bana:

Babam ölüp gidecek galiba…müezzinin kâğıtları fayda etmiyor.

Niye bizim köye getirmiyorsun ? Bizim orda çok iyi bir hekim var. Müşterilerine kâğıt yerine hap veriyor, şurup, merhem veriyor.

Önce şaşırdı Şevket, sonra inandı; inanır inanmaz da bir günah işlemekten korktu. Ama gene de ertesi gün sabah erkenden getirdi babasını. Kendinde değildi adam, genişçe bir tahtanın üzerine uzatmışlardı. Bizimkiler hemen bir yatak hazırladı, sonra doktor çağrıldı. Bakım ve ilaç sayesinde çok geçmeden kendine geldi hasta, gözlerini açtı. Sekiz gün sonra da tamamıyla düzelmiş, merkebine binip köyünün yolunu tutmuştu.

Şevket birkaç gün sonra gene geldi Kırkıca’ya. Bize bal ve peynir getirmişti teşekkür makamında. Bir ara beni bir köşeye çekti; düğüm üzerine düğüm atılmış mendilinden belki bin kere katlanmış dört kuruşluk bir banknot çıkardı, ürkerek sıkıştırdı elime ve fısıldadı :

– Bana bir mum yak. Belki Allahlarımız da bizim gibi arkadaş olurlar…

[…]

On altı yaşıma vardığımda babam:

– Elbiselerini hazırla bakalım, bu günlerde seni İzmir’ e yollayacağım. Tüccarların, kuru üzüm satıcıların yanında iş öğrenmeni istiyorum.

Kordon

İzmir’e ilk defa 1910 yılının Eylül ayında geldim. İçinde annemin doldurduğu yedek giysilerle yiyecek bulunan, at kılından örme zembili bir hana bırakıp, yanında çalışacağım kuru üzüm tüccarını aramaya yollandım. Elimde adres, ayaklarımda bana cehennem azabı veren ilk kunduralarım ve üstümde, ince uzun bacaklarıma çok kısa gelen Avrupai bir pantalon…

Rıhtıma gelince herşeyi unuttum. Yepyeni ve dayanılmaz bir tatlılık kapladı içimi. Nereye bakacağımı şaşırdım. Denize mi, hiç batmadan suyu yarıp giden Hamidiye vapurlarına mı, kafesli balkonları esrar dolu mermer binalara mı? Kaldırım döşeli caddede giden atlı tramvaylara mı? Yoksa hiç çalışmıyormuşcasına bir bayram havası içinde kulüplere ve kahvelere girip çıkan şu neşeli, gürültücü, kaygısız insanlara mı?

Pasaport
Rıhtım

Pazar yerlerinde ve dar sokaklarda dolaştım durdum akşama kadar. Havagazı lambalarını yakıyordu işçiler; arabalar içinde süslü hanımlar geçiyordu; kulüplere, gece davetlerine gidiyor olmalıydılar. Müzik çalınıyordu kahvelerde…

“Theatron Smyrni” İzmir tiyatrosu
Kemeraltı Çarşısı
Frenk Sokağı

 

Mendireğin üzerinde durmuşum, sokmuşum ellerimi cebime, büyülenmiş gibi kalakalmışım bir an…salatalık, rakı ve istridye kokuları arasında. Bizim köyün çalgıcısı Hristo’nun İzmir hakkındaki masalları oynaşıyor gözlerimin önünde.

Daha yeni tanıyordum İzmir’i ama hep burada yaşamış gibiydim. İzmir, Rumlar için güvenli bir sığınaktı, neşenin ve rahatlığın başkenti olmuştu. Türkler, öteden beri “ Gâvur İzmir”  derlerdi bu şehre. Hep yasemin kokar ve hürriyeti arardı. İster rıhtımda ya da sokaklarında gezin, ister mağazalarına, çarşılarına yönelin iş bitirmeye, ister Konak’ta oturup bir kadeh rakı için… hemen yumuşar yüreğiniz, ışık, arzu, cesaret dolar ve gökyüzüne bakıp : “ Yaşamak istiyorum !”  diye haykırırdınız. “Çalışmak, sevmek, kurmak istiyorum ben !

Orada durdum, rahatça bir soluk aldım, İzmir’e aşk ilan ettim:

“Canım İzmir ! Nasıl da güzelsin bir bilsen, nasıl da güzelsin !…

 

 

Duygu Bruce

Not : Yer ve şahıs isimleri çeviride kullanıldığı şekilde yazılmıştır.

Dido Sotiriyu (1909-2004). Benden Selam Söyle Anadolu’ya. 1962. Fransızca’dan Çeviren: Atilla Tokatlı. Alan Yayıncılık. 1993. 9.baskı.

 

 

Yorumlarınız:

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.