Müziğin Ruh ve Beyin Üzerindeki Etkileri

“Müzik öylesine bir haz verir ki insan tabiatı onsuz yapamaz,” demiş Konfüçyüs.
Victor Hugo da müzik, insan için vazgeçilmezdir der çünkü :
“Müzik, kelimelere sığmayanı ve sessiz kalamayacak olanı ifade eder.”
Yaradılışın başından beri var olan müziğin insan beyniyle ve ruhuyla olan gizemli bağını araştıran tanınmış bilişsel psikolog, müzisyen ve nörobilimci Daniel Levitin, müziğin, beyin, düşünceler, duygular ve ruh üzerindeki etkileri hakkında der ki :
Müziğin meydana getirdiği ruh hâlleri müziğin gizeminin bir parçasıdır. Çoğumuzun müziğe yönelmesinin sebebi duygusal deneyim içindir. Çünkü müzik, belirli bir anıyı, deneyimi veya ruh hâlini canlandıracak duyguyu tetikleyebilen güce sahiptir. Yaptığı çağrışımlarla, dinleyicinin iç dünyasında olup bitene, bağlantılara erişmesine imkan verir. Bu müziği daha anlamlı kılar.
[…]
Müziği neden sevdiğimizi ve bizi ona çeken şeyin ne olduğunu anlamak, insan doğasının özüne açılan bir penceredir…. Müziği ve nereden geldiğini daha iyi anlayarak, motivasyonlarımızı, korkularımızı, arzularımızı, anılarımızı ve hatta en geniş anlamıyla iletişimimizi daha iyi anlayabiliriz… Müzik bize beyinlerimiz, kendimiz ve ruhumuz hakkında pek çok şey öğretebilir.
Müziğin duyguları harekete geçirme ve yönlendirme gücü, reklam yöneticileri, film yapımcıları, askeri komutanlar ve anneler tarafından iyi bilinip kullanılmakta… Müzik – neşeli ve mutlu ruh hâlinden nostaljiye, hüzne veya dinginliğe kadar – farklı hisler deneyimlememizi sağlar. Müzik dinlemenin ve müzik terapisinin insanların çok çeşitli psikolojik ve fiziksel sorunlarının üstesinden gelmelerine yardımcı olduğunu NASA ve ileri gelen psikoakustik laboratuvarlar göstermekte.
Müziğin Etkisindeki Beyin adlı kitabında Levitin şu soruları sorar :
Neden bazı şarkıları dilimizden düşürmeyiz de bazısı bizi rahatsız eder, onu duyunca hemen düğmeye uzanır kapatırız ?
Müzik anıları diğer anılardan farklı mıdır ?
Müzisyen ile dinleyici arasında nasıl bağ kurulur ?
Derin müzik bilgisi, deneyimi ve bilişsel piskolojinin bulgularından harmanladığı cevapları, kitabında çarpıcı örneklerle verir :
Yanlış notaları tespit eden, hoşumuza giden müzikleri seçip bulan, yüzlerce melodiyi hatırlayan bir bilişsel kapasiteye sahibiz… kolaylıkla ayaklarımızla müziğe uygun tempo tutarız. Oysa bu, çoğu bilgisayarın yapamayacağı kadar karmaşık bir ölçü bulma sürecini içerir der.
[…]
Gamların, makamların ve akortların yapısının, beynimizin yapısıyla bir ilişkisi vardır. Beynin hesaplama sistemi, duyması gerektiğini düşündüğü şeye ve beklentilere dayanarak sesleri tutarlı bir bütün halinde birleştirir.
Müzikal faaliyet öyle etkindir ki, beynin, bildiğimiz hemen hemen her bölgesini ve tüm nöronal alt sistemleri kapsar.
Ses, beynin, kulak zarına çarpıp titreşen moleküllere karşılık cevap olarak yarattığı zihinsel bir görüntü – perde – dir. Ritim, sesleri müziğe dönüştüren en önemli unsurdur. Bu nedenle perde, ritim ve tempo, duyduğumuz müziğin duygusal tonunu – keyif, heyecan, sükûnet, romantizm, tehlike vb – belirler. Parça, hangi duyguyu iletmeyi hedefliyorsa, bestekâr, ona uygun ritmi ve tempoyu seçer. Hızlı tempolu şarkılar genellikle neşeli, yavaş tempolu şarkılar ise hüzünlü olarak addedilir.
Levitin ritmin önemini vurgular :
Ritim, belirli bir müzik türü veya parçasına olan beğenimizi, zevkimizi belirler. Çok önemli bir göstergedir. Ritim ve melodi, müziğin kafamızda yer etmesini sağlar. Bu yüzden birçok antik mit, destan ve hatta Eski Ahit, sözlü gelenek yoluyla nesiller boyunca aktarılmak üzere müziğe uyarlanmıştır.
Erken çocukluk yıllarından itibaren müziğe anlam verdiğimizi doğrular ve müzikal yapılar ile beyin yapılarının nasıl etkileşim halinde geliştiğini açıklar :
Beyinlerimiz, tıpkı kültürümüzün dilini konuşmayı öğrendiği gibi, kültürümüzün müziğine özgü bir tür müziksel gramer öğrenir. Özellikle doğumdan sonraki nöronal gelişim yıllarında, tıpkı dil öğrenir gibi, dünyanın herhangi bir müziğini öğrenme ve keyfini çıkarmaya yönelik doğuştan gelen bir kapasitemiz vardır. Erken çocukluk dönemi, müziğe dair unsurların beynimizin nöronal ağlarına dahil edildiği zamandır.
Çocuklar iki yaşına geldiklerinde kendi kültürlerinin müziğine karşı bir tercih göstermeye başlarlar. Araştırmalar, müzik tercihlerinin dönüm noktası olarak ergenlik yıllarını ( 10-14 yaş aralığı) işaret ederler.
Yetişkin olarak, nostaljik hissettiğimiz, “ bizim zamanımızın müziği ” dediğimiz müzik, bu ergenlik yıllarında duyduğumuz müziklerdir. Yaşlılarda meydana gelen olası hafıza kaybına rağmen, bu “ eski zaman insanlarının ” çoğu, on dört yaşındayken duydukları şarkıları nasıl söyleyeceklerini hala hatırlarlar.
Ergenlik yıllarımıza ait şarkıları hatırlamamızın bir nedeni de, o yılların kendini keşfetme zamanları olması ve dolaysıyla duygusal olarak yüklü olmalarıdır. Genelde, duygusal unsur içeren şeyleri hatırlamaya meyilliyiz çünkü amigdala (beyindeki duygusal tepki-kontrol merkezi) ve nörotransmitterler (nöronal taşıyıcılar) bu anıları “ önemli ” olarak “ etiketlemek ” için birlikte hareket eder.
Müzikal beyinlerimizin nöronal bağlantılar tesisatı yaklaşık on dört yaşlarında olgunlaşır ve tamamlanmaya yaklaşır. Verimlilik esasıyla çalışan beyin, o yaştan sonra gereksiz bağlantılardan kurtulmak için o ağları budamaya başlar, bu esnada “ önemli ” etiketi alanlar uzun dönemli derin hafızaya işlenir.
Müzikle ilgili anıları diğer anılardan ayırt eden özellikler hakkında :
Çalan bir şarkı, belleğe dair çok belirgin ve canlı bir dizi ipucu içerir. Çünkü hayatın çeşitli zamanlarında dinlediğimiz müzik, o zamanların olaylarıyla karşılıklı gelecek biçimde çapraz kodlanır. Bir süredir duymadığımız bir şarkıyı duyduğumuz anda, belleğin kapıları açılır ve anılara dalarız. Böylece bellek, müzik dinleme deneyimini derinden etkiler. Nörobilimin gösterdiği gibi, bellek sistemimiz duygusal sistemimizle yakından ilişkilidir.
Hoşumuza giden ses, ritim türleri ve müzik dokuları, genellikle hayatımızda müzikle birlikte daha önce yaşadığımız olumlu deneyimlerin uzantılarıdır. Bunun nedeni, sevdiğimiz bir şarkıyı duymanın, çikolata yemek, sabah kahve koklamak, bir sanat eseri görmek veya sevdiğimiz birinin uyurken yüzünü görmek gibi başka bir duyusal deneyime çok benziyor olmasıdır. Bu tür duyusal deneyimden zevk alırız, aynı zamanda onun aşinalığında rahatlık bulur ve güvenceli olacağını öngörürüz.
Müzikte beklentiler, tercihimizi belirleyen unsurlar ve bestecinin rolüne dair :
Müzikteki sadelik ve karmaşıklık dengesi tercihlerimizi de etkiler. Bir müzik parçası çok basit olduğunda, onu beğenmeme eğiliminde oluruz ve önemsiz buluruz. Çok karmaşık olduğunda da onu beğenmeme eğiliminde oluruz ve öngörülemez buluruz. Öngörülebilir olan müzik parçasında, bir notadan veya akordan diğerine “ hareket ” hiçbir sürpriz öğesi içermez. Bunu zorlayıcı ve basit buluruz. Müzik çalınırken (özellikle odaklanmış bir dikkatle dinlerken), beynimiz bir sonraki nota için farklı olasılıkların ne olduğunu, müziğin nereye gittiğini, amaçlanan yörüngesini ve nihai bitiş noktasını önceden düşünür. Melodide bir beklenti oluşur. Çoğu bestekâr başlangıç noktasına “eve” geri dönerek parçayı sonlandırır.
[…]
Bestecinin, bizi güven ve emniyetle yatıştırmış olduğu hâldeyken ahenkli bir yolculuğa çıkarmasına izin vermeliyiz. Bu esnada bize – beklentilerimizi yeterince karşılayacak – şekilde küçük ödüller vermelidir ki bir düzen ve mekan duygusu hissedelim.
Mesela Tchaikovsky, Fındıkkıran balesinde, dinleyicinin Arap veya Çin kültürünü düşünmesini istediğinde, onların müziklerine özgü gamları seçer ve sadece birkaç notayla Doğu’ya taşınırız…Billie Holiday standart bir tonu blues yapmak istediğinde, blues gamını çağrıştırır ve standart klasik müzikte duymaya alışık olmadığımız bir gamdan notaları söyler. Bestekârlar iyi bildikleri bu bağlantıları kasıtlı olarak kullanırlar.
Fındıkıran Opus 71, TH 14, No.12b , Arabian Dance
Billie Holiday, Blue Moon
İnsanın sevdiği müzik türü, bir dereceye kadar, kişilik özellikleriyle ilişkilidir. Büyük ölçüde ise, kişinin hangi okula gittiği, eğitimi, büyüdüğü ortam, sosyal çevre ve erken yaştan itibaren ne tür müzikler dinleye geldiği ile belirlenir der Levitin.
Ancak en önemli etkenlerin başında müzisyenin icraatı gelir der ve açıklar :
Nihayetinde müzik dinletisinin özü bir duyguyu aktarabilmektir.
Bu duygunun niteliği, aktarımı ve yarattığı tesir, müzisyenin ruhsal durumu, bilgisi, karakteri ve ustalığına bağlıdır der. Bestecilik bilgisi, insan algısı, hafızası, aktarım gücü ve niyeti çaldığı müzikte ifade bulur ve zihne, yüreğe dokunur. Besteci ustaysa, çalınan eserde dönüm noktalarımız olan – ruhumuza işleyen – kısımlar, bestecinin amaçladığı kısımlar olacaktır. Nihayetinde akıldan düşmeyen müzik parçasıyla, zihnimizde tutunup sağlam yer edinmiş kancalar yaratmasına izin verecektir.
…İşte bu müziği dinlediğimizde teslim oluruz – bestekâra veya müzisyene kalbimizin ve ruhumuzun bir kısmını emanet etmeye razı geliriz. Müziğin bizi kendimizin dışında, daha aşkın bir yere götürmesine izin veririz. Çoğumuz, harika bir müziğin bizi kendi varlığımızdan daha büyük bir şeye, diğer insanlara veya Tanrı’ya bağladığını hissederiz.
Sanatın gücü, bizi birbirimize ve hayatta olmanın, insan olmanın ne anlama geldiğine dair daha yüce gerçeklere bağlayabilmesidir.
Duygu Bruce
İlgili bu yazıyı da okuyabilirsiniz Müzisyenin Dinleyici Üzerindeki Etkisi