Kategori Sanat

Henüz Vakit Varken Gülüm

Henüz vakit varken, gülüm Paris yanıp yıkılmadan, henüz vakit varken, gülüm, yüreğim dalındayken henüz, ben bir gece, şu Mayıs gecelerinden biri Volter rıhtımında dayayıp seni duvara öpmeliyim ağzından sonra dönüp yüzümüzü Notrdam’a çiçeğini seyretmeliyiz onun, birden bana sarılmalısın, gülüm, korkudan, hayretten, sevinçten ve de sessiz sessiz ağlamalısın, yıldızlar da çiselemeli, incecikten bir yağmurla karışarak. Henüz vakit varken, gülüm, Paris yanıp yıkılmadan, henüz vakit varken, gülüm, yüreğim dalındayken henüz, şu Mayıs gecesi rıhtımdan geçmeliyiz söğütlerin altından, gülüm, ıslak salkım söğütlerin. Paris’in en güzel bir çift sözünü söylemeliyim sana, en güzel, en yalansız, sonra da ıslıkla bir şey çalarak gebermeliyim bahtiyarlıktan ve insanlara inanmalıyız. Yukarda taştan evler, girintisiz, çıkıntısız, birbirine bitişik ve duvarları ayışığından ve dimdik pencereleri ayakta uyukluyor ve karşı yakada Luvur aydınlanmış ışıklarla aydınlanmış bizim için billur sarayımız… Henüz vakit varken, gülüm, Paris yanıp yıkılmadan, henüz vakit varken, gülüm, yüreğim dalındayken henüz, şu Mayıs gecesi rıhtımda, depolarda kırmızı varillere oturmalıyız. Karşıda karanlığa giren kanal. Bir şat geçiyor, selamlıyalım gülüm, geçen sarı kamaralı şatı selamlıyalım. Belçika’ya mı yolu, Hollanda’ya mı? Kamaranın kapısında ak önlüklü bir kadın tatlı tatlı gülümsüyor. Henüz vakit varken, gülüm, Paris yanıp yıkılmadan, henüz vakit varken, gülüm… Parisliler, Parisliler, Paris yanıp yıkılmasın… Nazım Hikmet Ran Fotoğraf: R. Doisneau

Ressamların Bahsi

Gizli bilgiden bir örnek istersen Rum ülkesi halkıyla Çinlilerin hikâyesini söyle. Çinliler, biz daha usta ressamız dediler; Rum ülkesi ressamları da bizim ustalığımız daha üstündür davasına giriştiler. Padişah, “ Davanızda hanginiz haklısınız; anlamak için sizi sınamak isterim ” dedi. Çin ressamlarıyla Rum ressamları huzura geldiler; Rum ülkesi ressamları resim yapmayı daha iyi biliyorlardı. Çinliler, “ Bize bir oda ayırın, verin, bir oda da sizin olsun ” dediler. Kapıları birbirine karşı iki oda vardı; odaların birini Çinliler aldı, öbürünü Rumlular. Çinliler, padişahtan yüz çeşit renkte boya istediler. O yüce padişah da hazineyi açtı. Her sabah Çinlilere hazineden boyalar bağışlanmadaydı. Rumlularsa “ Ne resim işe yarar, ne boya; pası gidermek gerek ancak ” dediler. Kapıyı kilitlediler, duvarı cilâlamaya koyuldular; gökyüzü gibi berrak, aparı bir hale getirdiler. Yüzlerce renkten renksizliğe ancak bir yol var; renk buluta benzer, renksizlikse aydır. Bulutta bir ışık, bir parlaklık görürsen, bil ki o, yıldızdandır, aydandır, güneştendir. Çinliler, resimlerini yapıp bitirince neşelerinden davul çalmaya koyuldular. Padişah gelince, odada, aklı-fikri kapacak kadar güzel resimler gördü. Ondan sonra Rumluların yanına geldi. Onlar aradaki perdeyi kaldırdılar. Çinlilerin yaptıkları resimler, nakışlar, odadaki cilâlanmış duvarlara  vurdu. Padişah, orada ne görmüşse burada, daha iyi göründü. Resimler sanki gözleri, yuvalarından kapıyordu. A babam, Rumlar, o sufilerdir ki boyuna tekrarlanacak dersleri, kitapları, hünerleri yoktur. Ama gönüllerini cilâlamışlar, hırstan, tamahtan, nekeslikten, kinlerden arıtmışlardır. Aynanın arılığı, gönlün vasfıdır; sonsuz şekiller, suretler oraya vurur, orada görünür. Gizliliğin sınıra sığmaz, surete bürünmez sureti, Gönül aynasından parladı da yeninden, yakasından ışıdı, parladı Musa’ya. O suret göğe de sığmaz, Arş’a da ferşe de. Denize de sığmaz, balığa da. Çünkü bunlar sınırlıdır; sayıya sığar şeylerdir. Gönül aynasının ise bil ki sınırı yoktur. Burada akıl ya susar, ya yol azıtır, yiter gider. Çünkü gönül ya odur yahut da odur gönül. Gönül hem sayıya sığar, hem sayısızdır; onun nakşından başka hiçbir nakış ebedi olarak kalmaz. Ebede […]