Hacı Bektaş Veli’nin Anadolu’ya Gelişi

Ressam : Yalçın Gökçebağ, ~ 1978

Hacı Bektaş Veli’nin sırlı hikâyesi bu, başı sonu olmayan bir zaman içinde geçen.

Sır gelip sır gitmiş… gerçek yüzünü tam anlamıyla gören bilen olmamış. Hikâye edilir ki yaşadığı Horasan’da yanmakta olan bir ocaktan aldığı ucu tutuşmuş çırayı Rum diyarına doğru atar. Çıranın toprağa düştüğü yer, ona vahiy olunan ilahi buyrukla gideceği yeri gösterir.

“ Ya Bektaş her kande (her nereye) bu köseği  (çıra) düşer ise, senin yerin anda olsa gerektir! ”  Köseğinin düştüğü yerden kendisine sanki haber ulaşmış gibi bir ses erişir de kulağına der :

Suluca Karahöyüğü sana yurt verdik. Aynık burda eğlenme, Ruma revan ol yürü !

Bu arada yörenin Rum erenleri toplanmış, hepsini bir düşüncedir almıştı. Gelenin başka türlü bir şahsiyet olduğundan endişe duyuyorlardı. İçlerinden biri dedi ki : “Cümlemiz birleşip bir tedbir edelim ki onu buraya koymayalım. Ahali erenlerinden Seyyit Nurettin’in kızı Fatma Bacı bir şey demeden gülümsedi :

Hak takdirini hangi tedbir bozmaya kadirdi ki bunlar boza !

Erenler bir oldular, velayet kanatlarını çatıp arşa değin bağladılar. Öyle umdular ki yolun kapalı olduğunu görünce, gelen misafir de bir başka tarafa yüzünü dönecektir.

Halbuki Hacı Bektaş Veli baktı ki yolu bağlıdır, önüne çıkan cilveyi anladı:

Herkese aklının yettiği yerden söz etmek gerek ! Arşa kadar yol bağlanırsa biz de arşın üzerinden geliriz !

Dedi ve güvercin suretine girdi, göğün maviliklerinden Karahöyüğe doğru indi.

Erenlerin telaşı artmıştı. Aralarından Hacı Tuğrul’u vazifelendirdiler. Hacı Tuğrul doğan suretinde, gök güvercinin karşısına dikildi. Ona yüksekten bir pençe uzattı. Lakin Hacı Bektaş Veli atikti. Doğana karşı kendi suretinde görünüp onu sıkıca kavradı, doğan kendinden geçti. Aklı başına gelince Hacı Bektaş ona bir çift söz etti, bu adeta bir emirdi : “Var git, gördüğünü söyle !”

Hacı Tuğrul, az evvel, ellerinde can vermek üzere olduğu zatın güzelliğine hayran olmuş, gözlerini ondan ayıramıyordu. Ayakları dibine çöküp yalvardı : “ Eksiklik bizden, kerem sizden !”

Onun heyecanı ve halis duyguları Hacı Bektaş’ın hoşuna gitmişti. Bunun üzerine yeniden konuştu :

Bu nice hâldir ki biz size mazlum suretinde geldik, siz bize zalim suretinde görünürsünüz. Eğer, güvercinden de mazlum bir suret olaydı biz o hali giyer gelirdik ! Seni bize havale kılan ileri gelen erenlere var bizden niyaz götür. Onları benim lisanımdan davet et. Bizi kendilerinden hariç tutmasınlar.

Hacı Tuğrul gördüğü tecelli karşısında hayran, başı dönmüş, ne yapacağını bilmez halde başını eğip niyaz ederek

“ Duyduk ve uyduk Sultanım ! ” dedi.

Ama Rum erenleri olan biteni Hacı Tuğrul’dan duyduktan sonra da uymadılar. Velayeti kimseye teslim etmeye yanaşmıyorlardı. Bu yüzden davete icabet etmediler ve “ Ne lazım bize onun ayağına varmak ? Niçin o bizim katımıza gelmez ?” diye benlik gösterip ayak dirediler.

Halbuki Hacı Bektaş Veli yokluk kazanlarında kaynaya pişe o hale gelmişti ki kimi zaman kendi kendinden bile kayboluyor, gün geliyor hiç oluyordu. “Sana Suluca Karahöyüğü yurt verdik” denmişti  bir kere. O hâlde oraya gidecekti. Erenlerin ayağına gitmekte ne eksiklik vardı ? Heybesini omzuna vurdu. Horasan’dan bu yana çekip getirdiği suyun başından tuttu, Karahöyüğe doğru yöneldi. Gide gide yollar tükenmiş ama Hacı Bektaş Veli’nin masallar misali serencamı tükenmemişti.

O, yaşadığı hayatla, hemcinslerine hizmetle ve yaptıkları ile,  kendisinde emanet olan hakikati ve Birlik ruhunu usulüyle etrafındakilere gösteriyordu.

Edip Harabi’nin dediği gibi :

Hakikat sandığın hakikat değil
Hakikat var hakikatten içeri

Sade Hak var demek değil marifet
Marifet var marifetten içeri.

Hacı Bektaş Veli’nin Suluca Karahöyük köyüne varışı ve geldiğinde köyde yaşanan kerametleri okumak için buraya tıklayın.

Yunus Emre’nin Hacı Bektaş Veli’ye ziyaretini okumak için buraya tıklayın.  

Hikâyeleri mail olarak almak isterseniz blog ana sayfanın en üstünde yer alan “bültene üye ol” kutusuna mail adresinizi bırakarak üye olabilirsiniz.

Duygu Bruce

Bu yazı, 103 yıl önce doğmuş kıymetli yazar Nezihe Araz’ın (11 Mayıs 1920 – 25 Temmuz 2009)  Anadolu Evliyaları adlı kitabından (Atlas Kitabevi, Basım: 1958)  alıntı yapılarak sadeleşmiş haliyle hazırlanmıştır.

Yorumlarınız:

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.