Kategori Türkçe

Sonbahar Yaklaşırken

Yaklaştı sonbahar, değişti rüzgarın sesi, güneşin ışıkları gölgelenmeye başladı evin köşelerinde. Tenhalaşan kumsallar kıyıya vuran dalgalarla sessiz; suda yansıyan renkler faklı. Giden son göçmen kuşların sesleri, eski bir saçak altında kırlangıcın özenle hazırladığı yuva; toprağın kokusu; kızıl, sarı, ala, uçuşan bir dans sonbahar… İçli bir mevsim, içe dönüşü de beraberinde getiriyor sanki. Yazdan kalan hatıralarla, gelecek olan kışa yönelik düşünceler arasında bir geçiş mevsimi. Geldiğimiz yer, bulunduğumuz yer ve varmak istediğimiz yer arasında bir geçiş, bir ara zaman gibi sonbahar. Hep öyledir ya ara zamanlar durağan gibi gözükse de aslında bir değişimin habercisidir. Bir ön hazırlık gibidir.  içe bakış ve eldekilerle, isteklerin kısa bir değerlendirmesi ile hedeflerin gözden geçirildiği bir dönem olur kimimiz için. Doğada yürüyüşler yapmak bir ayrı güzel olur sonbaharda. Kendi içimize döner, düşüncelerle seyre dalarız. Geçen mevsime, şimdiye, geleceğe dair değerlendirmeler, muhasebeler yaparken, bir yandan hayaller, düşünceler, planlar gelir geçerler. Uçuşan yaprakların arasında yürürken birdenbire fırıldak gibi döne döne dans eden bir yaprak ilişir gözümüze. Neşelenir, yolumuza devam ederiz. Ne de olsa insan olmak güzeldir. Duygu Bruce

Herşey Sende Gizli

Yerin seni çektiği kadar ağırsın Kanatların çırpındığı kadar hafif… Kalbinin attığı kadar canlısın Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç… Sevdiklerin kadar iyisin Sevmediklerin kadar kötü… Ne renk olursa olsun kaşın gözün Karşındakinin gördüğüdür rengin… Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın Herşeyi öğrendiğin kadar bilir Sevdiğin kadar sevilirsin… Can Yücel   

Nasreddin Hoca’dan

Cuma Öldü Adamın biri ölünce oğlu Nasreddin Hoca’ya gitmiş ve sormuş: “Babam cuma günü öldü. Öbür tarafta nasıl karşılanır?” Hoca da sormuş: “Namaz kılar mıydı?” Oğlu “Hayır ama cuma günü öldü” demiş. Hoca “Hovardalığı var mıydı?” demiş. Oğlu “ Evet ama cuma günü öldü demiş.” Hoca “Hırsızlık yapar mıydı?” Oğlu “Evet ama Cuma günü öldü. ” Hoca bu sefer sinirlenmiş: “Cuma günü ellemezler ama cumartesi gerekeni yaparlar ! ” demiş.

Padişahın Aynası

Mevlânâ’nın Mesnevi’sinden aynanın sırrı hakkında bir hikâye Padişahın, gören gözlerin, onlarla aydın olması için ârif sufileri karşısına koyması Bunu işitmişsindir; hatırındadır; padişahların adetiydi. Sol yanlarında yiğitler dururlardı; çünkü kalp bedenin sol yanındadır. Defterdarlar, kalem erbabı sağ yanında dururlardı; çünkü yazı bilgisi sağ elle kazanılır; yazı sağ elle yazılır. Sufilereyse karşılarında yer verilirdi; çünkü onlar can aynasıdır; hatta aynadan da iyidir onlar. Gönül aynasında, hiç dokunulmamış şekiller belirsin diye gönüllerini Tanrı’yı anışla, Tanrı’yı düşünüşle cilâlamışlardır onlar. Yaradılış belinden güzel olarak doğan kişinin önüne ayna koymak gerek. Güzel yüz aynaya aşıktır; güzel, cana cilâdır; gönüllere temizlik verir. Devam eder “ayna”nın olgunluk yolundaki hikmetlerini anlatmaya : Varlığın aynası nedir ? Varlık, yoklukta görünebilir. Ekmeğin arı aynası yoksuldur, kav da çakmağın. Bir yerde yokluk, noksan mı var, orası, Bütün sanatların, hünerlerin aynasıdır. Elbise dikilmiş, biçilmiş olursa terzinin hüneri nasıl görünür ? Kökler, odunlar yontulmuş olmalı ki marangoz, onları temele, parça çubuklara yarar bir hâle koysun, bir şey yapsın. Kırıkçı ustası, ayağı kırılmış adam nerdeyse oraya gider. Zayıf hasta bulunmazsa hekimlik sanatının güzelliği nasıl olur da meydana çıkar ? Bakırların, horluğu, bayağılığı meydanda olmazsa kimyâ nasıl görünür ? Noksanlar, olgunluğun aynasıdır; o horluk, üstünlüğün, yüceliğin aynasıdır.   Çünkü hakikaten zıddı meydana çıkaran, onun zıddı olan şeydir; bal, sirkeyle belirir. Kendi noksanını gören kişi, olgunlaşmaya on atla koşar. Kendisini olgun sanansa, yücelik sahibi Tanrı’ya, bu zannı yüzünden uçup ulaşamaz. Mesnevi (Cilt I-II: 3160, 3210-3220)    

Hiçlik Makamı

Nasreddin Hoca’ya sormuşlar: “Kimsin? ” “Hiç” demiş Hoca, “Hiç kimseyim.” Dudak büküp önemsemediklerini görünce, sormuş Hoca: “Sen kimsin? ” “Mutassarıf” demiş adam kabara kabara. “Sonra ne olacaksın? ” diye sormuş Nasrettin Hoca. “Herhalde vali olurum” diye cevaplamış adam. “Daha sonra?” diye üstelemiş Hoca. “Vezir” demiş adam. “Ya daha sonra ne olacaksın? ” “Bir ihtimal sadrazam olabilirim.” “Peki ondan sonra? ” Artık makam kalmadığı için adam boynunu büküp son makamını söylemiş: “Hiç.” “Daha ne kabarıyorsun be adam. Ben şimdiden senin yıllar sonra gelebileceğin makamdayım: “Hiçlik makamında! ” Nasreddin Hoca

Eskilerden Bir Fotoğraf

Dört kişi parkta çektirmişiz, Ben, Orhan, Oktay, bir de Şinasi… Anlaşılan sonbahar Kimimiz paltolu, kimimiz ceketli Yapraksız arkamızdaki ağaçlar… Babası daha ölmemiş Oktay’ın, Ben bıyıksızım, Orhan, Süleyman Efendi’yi tanımamış. Ama ben hiç böyle mahzun olmadım; Ölümü hatırlatan ne var bu resimde? Oysa hayattayız hepimiz. Melih Cevdet Anday

Dostluk

Belli dost bellisiz işlerde belli olur.   Dostluğun esasını sadakat olarak tanımlamış Romalı hukukçu ve filozof Cicero (MÖ 44). Dostluk gönül işidir, yol arkadaşıdır. Nâdir bulunur. Kurduğumuz çeşitli sosyal bağlar, gelip geçen arkadaşlıklar, hercâi ilişkiler arasında o, kalıcıdır. Yıllar içinde eskimez, hatta olgunlaştıkça kıymeti artar. Kökleri sağlamdır, rüzgâra ve fedâkârlık isteyen zorlu koşullara dayanıklıdır. Orada bize yakın ve dar zamanda yanımızda var olduğunu biliriz. “ Dostluk, insanlar arasında en güçlü bağdır. Umudu besler ve morali yüksek tutar. İnsana ilham verir ” der Cicero. De Amicitia adlı eserinde gerçek dostun tarifi ve kıymeti hakkında yazar : Dostluğun karşılıklı yakınlığında kendini dinlendirmeyen insan için hayat hayat mıdır ! Karşında, kendinle konuşuyormuş gibi herşeyi söylemeye cesaret edebileceğin birini bulmaktan daha tatlı ne var ? Dostluk parlak bir umut ışığıdır; ruhu güçsüzlüğe düşmekten, kendini koyuvermekten alıkoyar. Çünkü gerçek dosta bakan insan, orada kendi örneğini görür. Bu yüzden uzaktaki dostlar yanımızdadır. Gözlerini nereye çevirsen onu orada hazır bulursun.   Dostluğu oluşturanın da sürdürenin de erdem olduğuna inanır Cicero. Bu erdemin ışığını gördüğümüz kişiyi; tutumuyla, yaradılışıyla uyuştuğumuz insanı bulunca bizde bir tür sevgi uyanır ve bir çekim başlar. İyi günde bizimle sevinir, mutluluğumuz artar, karanlık günde ise bizim için üzülen birinin olduğunu bilmek içimize ferahlıkla karışık bir katlanma gücü verir. Cicero’ya göre, kimisi zenginlik, kimi para, mevki, güç, kimi de zevkleri üstün tutan sayısız insan toplulukları içinde dostluğun dar bir alana sığındığını, ancak birkaç kişinin tam bir şefkat ve sadakatle birbirine bağlı olabileceğini düşünür. Sadakat en önemli niteliktir; fakat iftira ve ikiyüzlülükten uzak olmaları gerekir. Çıkar ve yarar sağlamak dostluğun amacı değil ancak bir sonucu olabilir. Dostlukta erdem, erdemi arar. Dostluğu tahrip eden nedenleri şöyle sıralar: Zamanla zevklerin değişmesi Rekabet (Aşk, para, siyaset) Erdem ve ahlaka aykırı talepler Dostluk ve erdem arasındaki bağ hakkında Cicero şöyle der : Dostlardan doğru olmayan bir şeyi, örneğin bir şehvete aracı […]

Pervâne’nin Hikâyesi

  Akşamın birinde pervâneler toplanmış, mumun ışığını nasıl bulacaklarını tartışıyorlardı. İçlerinden biri dedi ki: “ Hepimiz birden gitmeyelim; birimiz gidip mumu bulsun, sonra dönüp bize haber versin. ” Pervânelerden biri yola çıktı; uzakta bir köşkün içinde yanan bir mum ışığı gördü. Döndü geri geldi ve anladığı kadarıyla mumu anlatmaya çalıştı. Aralarında bilge olan pervâne: “ Senin mumdan haberin bile yok…” dedi. İkinci pervâne hevesle yola çıktı, köşkün içine kadar gitti, muma yakından baktı ve o da geri geldi, mumun nasıl ışık yaydığını anlattı. Bilge pervâne “ anladığının işareti yok üzerinde ” dedi. Sıra sonuncu pervâneye geldi. Pervâne mumun ateşini görünce coştu, sarhoş oldu. Kendinden geçerek coşkuyla ateşle dans etti. Ateşe daldı çıktı, benliği ateş oldu. Ateş onu sardı, tüm vücudu, kanatları ateşte eridi, eridikçe ala boyandı, kıvılcımlar saçıp döküldü. Bunu gören bilge pervâne dedi ki: “ O biliyor, aradığımız ve anlatamadığımız hakikati o biliyor. Mumun ateşinden sadece onun haberi var. ” Ateşle bir olan cesur pervâne ise halinden memnun, ne bir haber vermek ne de geri dönmek istedi… Hikâye şu dizeyle bitiyordu : Candan da cisminden de bîhaber olmadıkça, nasıl olur da cânandan haberdar olursun.[i] [i] Ferîdüddin Attâr (y. 1145-1220).  Canticle of the Birds (Kuşların İlahisi).

Masalsı Şiir

    Su başında durmuşuz, çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz. Suda suretimiz çıkıyor, çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün. Suyun şavkı vuruyor bize, çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze . Su başında durmuşuz. Önce kedi gidecek, kaybolacak suda sureti. Sonra ben gideceğim, kaybolacak suda suretim. Sonra çınar gidecek, kaybolacak suda sureti. Sonra su gidecek güneş kalacak; sonra o da gidecek… Su başında durmuşuz. Su serin, Çınar ulu, Ben şiir yazıyorum. Kedi uyukluyor Güneş sıcak. Çok şükür yaşıyoruz. Suyun şavkı vuruyor bize Çınara bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze… Nazım Hikmet  

Ölümden Sonra

 “İnsanlar merak etmeyi sever, bu da bilimin çekirdeğidir.” Ralph Waldo Emerson II. Dünya Savaşı sırasında Karl Skala ve silah arkadaşı, ağır top ateşinden sığınmak için bir tilki inine saklanırlar. Atış isabet eder ve Skala’nın arkadaşı orada ölür. Skala ağır yaralanır. Ölen arkadaşıyla beraber yukarı göğe doğru çekildiklerini hisseder, ve kendilerini aşağıdaki savaş alanına bakarken bulurlar. Ölen arkadaşının bedeninin kendine doğru yaslandığını hisseden Skala yukarı doğru bakar ve parlak bir ışık görür; arkadaşının bedenini de tutar ve birlikte yukarıdaki ışığa doğru giderler. Aniden Skala durur ve sonrasında bedenine geri döner.[i]   Bu top atışı Skala’yı ömrünün sonuna kadar sağır bırakır ama aynı zamanda onun, maneviyata yönelmesine sebep olur. Herbiri Avusturya’da birçok ödül alan beş kitap yazar.       Skala’nın yaşadığı bu deneyimi bugün tıp bilimi “ölüme yakın tecrübe” (NDE –near death experience) olarak tanımlar. Dr. Raymond Moody ölüme yakın deneyim geçiren 150 hastanın kayıtlarını topladığı kitabında NDE özelliklerini şöyle tarif eder:     Kişi ölüyor ve fiziksel olarak sıkıntılı. Doktorun onu ölü ilan ettiğini duyuyor. Yüksek tonda bir çınlama duymaya başlıyor; aynı anda hızla bir tünelde gittiğini hissediyor. Sonra birden kendini, bedeninin dışında buluyor; aynı fiziksel ortamda ama bedenine uzaktan bakıyor. Yapılan yapay solunum (CPR) denemelerini izliyor. Duygusal olarak bir coşkunluk hissi içinde. Bu garip durumda hala bir tür bedeni olduğunu ama bunun geride bıraktığı bedenden farklı güçlere sahip olduğunu farkediyor. Sonra başkalarının kendisini karşılamaya geldiklerini görüyor. Bunlar geçmişte ölmüş olan yakınları ve arkadaşları ve de tanımlayamadağı şefkat dolu bir varlık –bir ışık hüzmesi –beliriyor önünde. Kendisine hayatını değerlendirmesini söylüyor. Hayatının olayları bir film şeridi gibi, sanki baştan yaşıyormuşçasına gözünün önünden geçiyor. Sonra bir sınıra doğru geliyor –belli ki bu dünya hayatı ile öbür dünya arasındaki sınır bu; anlıyor ki henüz ölme zamanı gelmedi ve bu dünyaya geri dönmesi gerek. O noktada direnç duyuyor, çünkü geri dönmek istemiyor. Yoğun bir […]