Pırpırlı Şiir

Uyandım baktım ki bir sabah, Güneş vurmuş içime; Kuşlara, yapraklara dönmüşüm, Pır pır eder durur bahar rüzgarında. Kuşlara, yapraklara dönmüşüm; Cümle âzâm isyanda; Kuşlara, yapraklara dönmüşüm; Kuşlara, Yapraklara. Orhan Veli

Uyandım baktım ki bir sabah, Güneş vurmuş içime; Kuşlara, yapraklara dönmüşüm, Pır pır eder durur bahar rüzgarında. Kuşlara, yapraklara dönmüşüm; Cümle âzâm isyanda; Kuşlara, yapraklara dönmüşüm; Kuşlara, Yapraklara. Orhan Veli

Bu sabah mutluluğa aç pencereni Bir güzel arın dünkü kederinden Bahar geldi bahar geldi güneşin doğduğu yerden Çocuğum uzat ellerini Şu güzelim bulut gözlü buzağıya Duy böyle koşturan sevinci Dinle nasıl telaş telaş çarpıyor Toprak ananın kalbi Şöyle yanıbaşıma çimenlere uzan Kulak ver gümbürtüsüne dünyanın Baharın gençliğin ve aşkın Türküsünü söyliyelim bir ağızdan. Ataol Behramoğlu

“ Bu dükkan bir mahşer; burada neler yok. Aşıklar, aşka can verenler, savaşlar, yenenler, yenilenler; kuşdilini bilenler, masallar, neşeler, yaslar, düğünler… Bu dükkanın alıcısı, satıcısının kendisi.” Mevlânâ Celaleddin Rumi’nin bize bıraktığı bir hazine Mesnevi. Birlik Dükkanı olarak betimlediği eserin girişinde şöyle yazar: Her varlık, o dükkânda yoğrulup yapılmakta, orada sergilenmekte, satılmakta; orada yıpranıp gene potaya girmekte, yenilenmekte. Sebepler sonuçları meydana getirmekte; sonuçlar gene sebepler haline gelip başka sonuçlar belirtmekte. Bu dükkânın bir ucu, dükkânı yapan kudret elinde; öbür ucu sonsuzluğa dek gitmekte ve gene o kudret eliyle sonu ön olmakta; her an yaratılmakta. Bu dükkânın alıcısı, satıcısının kendisi. Bu dükkân bir mahşer; burada neler yok. Hint-İran, Yunan-Roma mitolojisi, yaratılış destanı, peygamberlerin yaşayış hikâyeleri, erenlerin kıssaları, âşıklar, aşka can verenler, aşk ve aşkı yaratanlar. Masallar, halk hikâyeleri, halk deyimleri, atasözleri, örfler, adetler. Savaşlar, yenenler, yenilenler; kadere yumruk sallayanlar, kaderin eliyle iki büklüm olup yokluk girdâbına atılanlar. Kuşdilini bilen, söyleyen Süleymanlar, Süleymanların saraylarında kendilerini yitiren Belkıysler. Neşeler, yaslar, düğünler, toylar, kahkahalar, yol-yordam, gözyaşları… Devrinden önceki devirler, devrindeki yaşayışlar, zulümler, müsadereler[1], kavgalar. Ezilenler ve ezenler. Gerçek mutlu yarın, insanlık, hürriyet, hür insan…insanlığın özü-özeti olan birlik ve beraberlik. Evet, herşey var bu birlik dükkanında; bu âlem satış yerinde… Mesnevi her an yenilenen, yaratılıp duran âlemin şerhi, İlahi bir kitap, bir kitap ki kudret diliyle söylenmekte; gönüllere hitap etmekte… Doğuda, batıda günümüzde en çok okunan şair olması bu sebepten olsa gerek. Mesnevi, Mevlânâ’nın olgun felsefesini ve aynı zamanda yaşamını yansıtmakta. Eseri de tıpkı yaşamı gibi gerçekçi ve dinamik. Mevlânâ, yaşantısı boyunca olaylara boyun eğmemiş, zulme, adaletsizliğe ve hiyanete karşı meydan okumuş, mücadeleyi bırakmamış. Düsturu, miskince yaşam, çalışmadan geçinmek ve mollalar gibi vaaz etmek olmamış. Kendi yapmadığı bir şeyi başkasına nasihat etmeye ya da uygulatmaya kalkmamış. Hayatıyla ve cesaretiyle örnek olmuş. Mevlânâ, Mesnevi’sine şu beyitlerle başlar: Dinle, bu ney nasıl şikayet ediyor; ayrılıkları nasıl anlatıyor. Diyor […]

Henüz vakit varken, gülüm Paris yanıp yıkılmadan, henüz vakit varken, gülüm, yüreğim dalındayken henüz, ben bir gece, şu Mayıs gecelerinden biri Volter rıhtımında dayayıp seni duvara öpmeliyim ağzından sonra dönüp yüzümüzü Notrdam’a çiçeğini seyretmeliyiz onun, birden bana sarılmalısın, gülüm, korkudan, hayretten, sevinçten ve de sessiz sessiz ağlamalısın, yıldızlar da çiselemeli, incecikten bir yağmurla karışarak. Henüz vakit varken, gülüm, Paris yanıp yıkılmadan, henüz vakit varken, gülüm, yüreğim dalındayken henüz, şu Mayıs gecesi rıhtımdan geçmeliyiz söğütlerin altından, gülüm, ıslak salkım söğütlerin. Paris’in en güzel bir çift sözünü söylemeliyim sana, en güzel, en yalansız, sonra da ıslıkla bir şey çalarak gebermeliyim bahtiyarlıktan ve insanlara inanmalıyız. Yukarda taştan evler, girintisiz, çıkıntısız, birbirine bitişik ve duvarları ayışığından ve dimdik pencereleri ayakta uyukluyor ve karşı yakada Luvur aydınlanmış ışıklarla aydınlanmış bizim için billur sarayımız… Henüz vakit varken, gülüm, Paris yanıp yıkılmadan, henüz vakit varken, gülüm, yüreğim dalındayken henüz, şu Mayıs gecesi rıhtımda, depolarda kırmızı varillere oturmalıyız. Karşıda karanlığa giren kanal. Bir şat geçiyor, selamlıyalım gülüm, geçen sarı kamaralı şatı selamlıyalım. Belçika’ya mı yolu, Hollanda’ya mı? Kamaranın kapısında ak önlüklü bir kadın tatlı tatlı gülümsüyor. Henüz vakit varken, gülüm, Paris yanıp yıkılmadan, henüz vakit varken, gülüm… Parisliler, Parisliler, Paris yanıp yıkılmasın… Nazım Hikmet Ran Fotoğraf: R. Doisneau

Kalk ey sâkî, ver mey kadehini, Yere ser günlerin gamını Avucuma koy da şarap kadehini Çıkarayım üstümden şu mavi hırkayı Kötü bir şöhrettir bu, akıllılara göre Ama biz istemiyoruz şöhreti, şanı Şarap ver, ne kadar sürecek bu kibir yeli Batsın, sonu kötü olan şu nefsin canı İnleyen gönlümün ahının dumanı Yaktı şu duygusuz ham insanları Karasevdalı gönlümün sırrına mahrem olacak Halktan da seçkinlerden de göremiyorum kimseyi Huzur veren bir sevgiliyle gönlüm hoş benim, O sevgili, bir anda alıp götürdü gönlümün rahatını Bir daha bakmaz, çimenlerin arasındaki serviye Kim görürse o gümüş endamlı serviyi Güçlüklere katlan gece, gündüz ey Hafız Sonunda bir gün elde edeceksin muradını Şirazlı Hafız Çeviri: Prof. Ali Güzelyüz, İstanbul Üniversitesi Doğu Dilleri Edebiyatı Bölüm Başkanı

Uçak Erzurum’a doğru alçalırken pencereden görünen tek renk beyaz. Yer, gök, uçsuz bucaksız beyazın içinde uzanıyor. Uzakta bir dizi çıplak kavak ağacının ince uzun karaltısı ve düzlüklerde birkaç dam seçiliyor. Araba şehre doğru giderken, yöre halkından yol arkadaşımız Yakup, gururla gösteriyor olimpik kayak atlama pistini, buz pateni sahasını, Atatürk Üniversitesi’ni ve uzakta görünen Palandöken dağının zirvesini. Burhan Toprak ’ın yazdığına göre Yunus Emre ’nin mezarlarından birisi Palandöken’in eteklerinde bir köyde imiş. Yakup biliyor yerini ama diyor ki : “ Yol kardan kapalıdır, araba ancak bir yere kadar ulaşabiliriz .” Yine de karlı yollardan Tuzcular köyüne doğru ilerlemeye devam ediyoruz. Yunus Emre’nin mezarı ile ilgili yörede bilinen hikâyeleri anlatıyor Yakup: Yunus Emre ölünce, Anadolu’nun yedi ilinin ileri gelenlerinin her biri Yunus Emre’yi kendi ilinde yapacağı mezara götürmek istemiş. Israrlı tartışmaların sonunda bakmışlar ki Yunus’un yedi tane meftâsı var ! İşte bunlardan biri de Palandöken’in bir yamacındaki Tuzcular köyüne nasip olmuş. Yarım saatlik araba yolculuğundan sonra köye varıyoruz. Mezara yaklaşınca görünen, dörtbir yanı açık sade basit bir alan, ve üzerinde 1930larda yapılmış küçük bir kubbe. Yerde de düz ve küçücük bir taş. Kubbenin her yanı açık olduğundan yerdeki taşın üzerine rüzgarın savurduğu karlar birikmiş. Karın üzeri kuşların ayak izleriyle dolu, belli ki orada toplanıyorlar. Biraz ileride karın ve buzun arasında kendine yol bulmuş akan derenin sesi geliyor. Karşıdan görünen Tuzcular köyünde tek tük ışıklar yanmaya başlıyor. Palandöken’in tepelerinde, alçalan güneşin son ışıkları vuruyor yamaçlara. Büyüleyici bir yer, sanki zaman durmuş gibi, biz de öylece duruyoruz. Zaman, an, mekan, kubbe, Yunus Emre, kar, sessizlik, sonsuzluk içinde… Yakup : “Akşam indi, yola doğru yürümeye başlayalım” diyor. Derin karda gelirken bıraktığımız aynı ayak izlerine gömülerek arabaya geri dönmeye başlıyoruz. Buralarda çok evliya var. Maksut Efendi, Pir Ali, Nene Hatun…Bir de Terzi Baba var. Geçen kardeşimi askere götürürken ailecek onu […]

Yalnız geçen ömrün bir uykusuzluk gecesi, Çekmişken aynalar beni müthiş bir sorguya, Birdenbire kalbi titreten bir bülbül sesi, Dağ ardında doğan bir mehtap gibi vurdu suya. Mehtabın izinde gemiler geldi açıktan, Aşina sallanan mendillere koştum, yer yer Gür çimenler gibi fışkırıyor karanlıktan, Kökleri kurumuş sandığım o güzel günler. Cahit Sıtkı Tarancı

“Çok eskiden yaşadım bu anı ben” Dersiniz şaşkınlık içinde İlk girdiğiniz bir ev, bir merdiven Birden güneş vuran pencere Ve tam o sırada bir tren düdüğü İşte böyle gelmişti siz dünyada Değilken bir gün öğle üstü Bu renklerle bu sesler bir araya. Yaşamak anımsamak mıdır yoksa? Sanmam, biz de bir sestik belki Birileri için yıllar önceki Şaşırtıcı karşılaşmada. – Melih Cevdet Anday Ne kadar eskiyi hatırlayabilir insan? Unutulanlar nereye gider? Bazen bir kelime, bir ses, gözgöze gelinen bir anlık bakış, bir yer veya bir koku canlandırıverir unuttuğumuzu sandığımız bir anıyı. Zamanlar ve mekanlar bir olur geçer gözümüzün önünden. Kimi zaman da o anıyı sanki tekrar yaşıyormuş gibi hatırladığımız olur. Öyle anlarda benliğimiz farklı bir hâl alır. Bilincimizin sınırlarının nereye kadar uzandığını merak ederiz. Zamanda yolculuk oyunu oynadığımız olur. Geçmişe gider bir göz atarız, sonra geleceğe bakar görmeye çalışırız. Her durakta karşılaşırız kendimizle. Geçmişte, şimdi ve gelecekte, kahraman hep aynı kişi, aynı benlik. Değişen sahnelerdeki yaşanmışlıkların rengi, kokusu, sesleri belirir hafızamızda. Çoğu sahnede hissettiklerimiz ve düşündüklerimiz de sanki tekrar yaşıyormuşuz gibi canlanırlar. Bu oyunu oynarken hayat hikâyemize şöyle bir kaç adım dışarıdan bakar, bir yandan değerlendirir bir yandan da güncellemeler yaparız. Mutlu anıların sahneleri uçuşurken hoş, tatlı bir iz bırakırlar. Çok da mutlu olmayan anıların sahneleri ise farklı yansır ekrana. Kimi zaman bir gülümsemeyle hatırlanırlar. Buruk değildir bu gülümsemenin tadı çünkü sahnedeki oyuncu, öğrenmiş olmanın verdiği güvenle ve kazanmışlık hisleriyle başka sahnelere devam etmiştir. Gelmiş, geçmiş, şimdi ve gelecek zamanları bağlayan bu bilinç hâlindeyken kendimizi, ne istediğimizi, hayat amacımızı daha net bilir; hikâyenin devamını nasıl tasarlamak istediğimize bakar ve yeniden yazarız. Geçmişin anıları ile geleceğin mutluluk tasarımları arasında bir yer edinen varlığımız, zamanda yaptığı yolculuktan çıkıp gündelik bilincine geri dönerken hayat amacına uygun yapabileceklerinin farkındalığıyla, umutla yeni baştan işe koyulur. Hafıza, benlik ve bilinç, böylece, insana devam etme hevesini ve gücünü […]

Kimse Hacı Bektaş Veli’nin kim olduğunu, nereden geldiğini bilmese de hikaye bu ya aynı anda birden çok yerde göründüğü; manevi bir görevle 1200lü yıllarda Anadolu’ya beyaz bir kuş suretinde geldiği anlatılır. Sıcak bir yaz günü Nevşehir’in Suluca Karahöyük köyünün kadınları pınar başında buğday yıkarken uzaktan gelen bir derviş gözlerine ilişir. İçlerinden birisi: Hey derviş, eğer ekmek istiyorsan Allah versin, bizim yabancılara verecek ekmeğimiz yok! der. Yabancı hiç ses etmeden gider az ilerideki salkım söğütün gölgesine girer. Kendisine söylenenden hiç gücenmemiş, sanki hiç duymamış gibi oturur. Kadınlardan biri olan Fatma Hatun’un içi rahat etmez, eve gider ve biraz yufka ekmeği, yağ ve balla geri döner; dervişe sunar. Getirdiklerinin, teknenin dibinde kalan son azık olduğunu kimse bilmez. Akşam eve dönerken ne yiyeceklerini düşünür. Eve vardığında görür ki tekne ağzına kadar sıcak yufkayla dolu; yağ ve bal çömlekleri de öyle! Ev bereket içinde. O akşam, dervişi evlerinde misafir etmek için davet ederler. Sonraları Kadıncık Ana olarak bilinen Fatma Hatun ve ailesi Hacı Bektaş Veli’nin gerçeğini ilk gören yakınlarından olurlar. Aynı gece evlerinin tam karşısında gelişmiş bir dut ağacı belirir. Derler ki Hacı Bektaş’ın Anadolu’ya attığı ateşle yeşermiş, dallanıp budaklanmıştır. Ama ev sahipleri, misafirin mucizevi varlığına şahit oldukları halde, henüz vakit gelmediğinden köy hanelerindeki diğer kimselere anlatamazlar. Üstelik köydeki Rum erenler, gurur ve şüphe içinde, Hacı Bektaş’ a yaklaşmaz, kendisiyle konuşmazlar. Günlerden bir gün Hacı Bektaş, alçak sesle söylediği bir nağme eşliğinde kandilini söndürür (çerağını sırlar). Onunki ile beraber tüm köy de 3 gün boyunca karanlığa gömülür. O sırada Rum erenlerin oturmakta olduğu postlar bir bir altlarından çekilip yok olur. Bunu üzerine köyün erenleri nihayet Kadıncık Ana’nın evine ziyarete giderler. Vardıklarında kayıp postlarını makam sırasına göre yerde hazır ve kendilerini bekler bulunca Hacı Bektaş’tan af dileyip müridi olurlar. Daha nice kerametleri olur Hacı Bektaş’ın. Başka bir yöreye acele yardıma gitmesi gerektiğinde köyün girişindeki kızıl […]

Kırkıca, Aydın’da doğan Yunanlı kadın yazar Dido Sotiriyu (1909-2004), Benden Selam Söyle Anadolu’ya adlı kitabında, çocukluğunu ve ilk gençliğini geçirdiği Anadolu’daki yaşamı anlatır. Kitabı yazmaktaki amacını ve hislerini şöyle dile getirir: O yılların anıları belleğimden silinmiyordu. Babamın arkadaşı Talat Beyler, sokakta oynadığım Rum ve Türk çocukları, en yakın arkadaşım Şevket, bugün bile aklımda. Yaşadığım günlerin, duyduğum gerçek olayların o kadar etkisi ve büyüsü altında kalmışım ki bu konuda kitap yazma arzusu içimde çığ gibi büyüyordu… Bu fırtınalı dönemi yaşamış olanlar birbiri ardından göçüp gitmekte ve yaşantılar kaybolmakta. Halk hazineleri ya silinip ortadan kalkıyor, ya da tarih arşivlerine gömülüyor. Bir daha geri gelmemek üzere…Bunları canlandırmak için yazdım bu kitabı. Yaşlılar unutmasın ve gençler, olup biteni çıplak bir şekilde görsün, öğrensin diye… Toprağa ve geleneklere duyulan bağlılığın şekillendirdiği yaşantılar, çocukluk yılları ve dostlukların özlemle anıldığı, gerçek hikâyelerle dokunmuş, bir solukta okunan bir kitap. Romanda geçenler, Anadolu Rum köylüsü Manoli Aksiyotis’in ağzından anlatılır. Sotiriyu, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Yunanistan’a zorunlu olarak göç eder. Kendi anıları ve tanıklardan dinlediklerini bir araya getirip yazmaya başlar. Kitap, 1982 yılı Abdi İpekçi Türk-Yunan Dostluk Ödülünü alır. İlk çocukluğunu anlatarak başlar : Babam sabun yapımcısıydı. Çocukluk yıllarımda ailemle birlikte doğduğum Aydın ilinde yaşadım. Şu yeryüzünde cennet diye bir şey varsa, bizim Kırkıca köyü o cennetin bir parçası olsa gerek. Ormanlarla kaplı dağlı bir bölgede kuruluydu köy. Önümüzde göz alabildiğine denize kadar uzanan Efes ovası…ve baştan başa yemiş bahçeleriyle, incirlik, zeytinlik, tütün, pamuk, mısır ve susam tarlarıyla dolu olan bu ova bizim köye aitti. İki katlı evi vardı köyde herkesin. Dört bir yandan fışkıran akarsular, ne yaz ne kış hiç kesilmezdi türküsü. Dalları ürün bolluğundan yerlere eğilen, simsiyah pırıl pırıl zeytinli ağaçlar… sağlam bir gelir kaynağıydı zeytinyağı. Ama incir… köylünün belini altınla dolduran incir ! Aydın’a hastı. Amerika’da bile ün salmıştı incirlerimiz. Anadolu’nun o canım güneşiyle ballanmıştılar… Ekime doğru, […]