Etiket Rumi

Lâlenin Hikâyeleri ve İlham Verdiği Sanatlar

  Fars mitolojisinde hikaye edilir ki lâlenin üzerindeki bir çiğ tanesine yıldırım düşer ve yaprağı alev alır. Hemen arkasından donar kalır.  Lâlenin içinde dipteki karalık bu yanma sonucu oluşur. Dışı kırmızı kalır. Bu yüzden Mevlâna lâleyi, “bağrı yanık bir gülümsemeye” benzetir. Adını, Farsçada kırmızı anlamına gelen lâ’l kelimesinden alır. Zor iklimlerin çiçeği olarak bilinen lâle Anadolu’ya Orta Asya’dan ve İran üzerinden gelir. İlk izleri Selçuklu (1251) döneminde Karatay medresesi çinilerinde görülür : Kanuni döneminde parlayan İznik çinilerinde lâle motifi tüm zarafetiyle boy gösterir. 16. Yüzyılda…

Misafirhâne

“ Konuştuğun kelimeler yaşadığın ev olur  ” der Hafız,  ve bu fâni evdeki hayatı anlatır eşsiz diliyle Mevlânâ : Bir misafirhânedir bu insan olmak. Her sabah yeni bir varış. Bir sevinç, bir keder, bir fenâlık, Geliverir bir anlık farkındalık Sanki bir misafir gibi beklenmedik. Buyur et, ağırla hepsini sen ! Kalabalık hüzünler olsa bile gelen Evini apansız silip süpüren, Eşyalarını yerinden yok eden, Yine de onurlandır her misafirini. Belki de arındırıyordur seni Açmak için yeni bir sevincin yerini. Karanlık düşünce, utanç, şer Kapıda karşıla gülerek…

Nadir Minyatürlerde Rumi ’nin Hayatı

Dinle neyden nasıl şikayet eder ayrılıklardan Der, ayrı kaldığımdan beri sazlıktan, bu feryâdım Sebep oldu kederine kadının erkeğin, ağıtım.   En çok okunan şairlerden birisi olan Mevlânâ  Jalal-e-din Mohammad Rumi (1207-1273), bilgeliği ve mistik öğretileriyle Sufi inanışın Anadolu’da yayılıp yerleşmesine sebep olur. Moğol işgali sırasında doğduğu  Belh kentinden ayrılıp Konya’ya yerleştikten kısa bir süre sonra Anadolu arifleri ve dervişleri, onun manevi ve entelektüel bilgilerinden yararlanmak için çevresinde toplanırlar. Manevi yaşam, dervişlerin günlük maddi yaşantısı ile iç içe sürerken; ruhani müzik ve dans, meclislerin ayrılmaz parçası…

Çalgıcının Kiriş Parası

Evvel zamanda çeng çalan bir çalgıcı vardı. Bülbül onun sesini duydu mu kendinden geçerdi. Onun müziğini dinleyenlerin neşesi birse yüz olur; gönül kuşu havalanır, canın aklı şaşar da kalırdı. Öyle bir çalgıcıydı ki onun nağmelerinden eşi bulunmaz hayaller belirirdi. Az zaman uz zaman geldi geçti, çalgıcı yaşlandı, sesi değişti, bedeni acze düştü. Kimse sesine kıymet vermez oldu. İyiden iyiye yaşlanınca kazancı kalmadı, bir parçacık azığa muhtaç oldu.  “Yarabbi” dedi, “uzun bir ömür, tükenmez bir talih verdin; bir saman çöpü değerindeydim, lütuflar ettin bana. Yetmiş yıldır…

Süleyman Peygamber’in Şifalı Bitkileri

  Rumi, benzeri olmayan Mesnevi’sinde, Süleyman Peygamber’in mabedi ile ilgili bölümde anlatır : Davut Peygamber’e, oğlu Süleyman’ın bir mabet inşa edeceği, ilahi bir emir olarak tablete yazılmış ve önceden bildirilmiş. Takip eden yıllarda Süleyman Peygamber inşaata başlamış, Süleyman’ın Mabedi (Milattan ve İslamiyet’ten sonraki adıyla Mescid-i Aksa) olarak bilinen bu ibadet yeri, başka hiçbir yapıya benzemiyormuş, eşi benzeri yokmuş. Rumi der ki inşaatında kullanmak üzere yakındaki dağdan kırılan taşlar bir bir dile gelir, “Beni de götür!” diye seslenirlermiş. Bu mabedin kapıları da duvarları da yaşıyor aynı…

Çalgıcının Hikâyesi

Duydun mu bilmem Ömer’in zamanında çenk çalan varlıklı bir çalgıcı vardı. Bülbül onun sesini duydu mu kendinden geçerdi, güzelim sesini dinleyenlerin neşeleri birse yüz olurdu. Meclisleri, toplulukları onun soluğu, onun sesi bezerdi; sesinden, çalgısından kıyametler kopardı. Bir çalgıcıydı ki dünya onun yüzünden neşeyle dolmuştu; onun sesinden, eşi bulunmaz hayaller beliriyordu. Sesinden gönül kuşu uçardı; canın aklı şaşırır kalırdı. Zaman geçti, çalgıcı kocadı; doğana benzeyen canı acze düştü. Sırtı küpün sırtı gibi kamburlaştı; kaşları eğer kuskununa döndü. Güzelim, cana can katan sesi çirkinleşti; kimse o sese önem vermez oldu. Zühre’nin[1] bile kıskandığı o ses, bir kart eşeğin sesine döndü. Zaten hangi hoş vardır ki kötü olmasın; yahut hangi tavan vardır ki yıkılıp yerlere serilmesin? Çalgıcı iyiden iyiye kocayınca, kazancı kalmadı; bir parçacık yufkaya muhtaç oldu. Yarabbi dedi, uzun bir ömür, tükenmez bir fırsat verdin; bir saman çöpü değerindeydim; lütuflar ettin bana. Yetmiş yıldır suç işledim; bir gün bile rızkımı kesmedin. Kazancım yok, bugün sana konuğum; artık seninim; senin için çeng çalacağım. Çengini aldı, Tanrı’yı aramaya koyuldu; ah ederek Yesrib mezarlığına yöneldi. Tanrı’dan kiriş[2] isteyeceğim çünkü O, özü doğru olanları kabul eder, kerem buyurur dedi. Bir hayli çeng çaldı, ağladı; sonra da çengini yastık yaptı, bir mezarın başında, başını çengine koyup yattı.              Uyku onu kendisinden aldı, can kuşu hapsinden kurtuldu; çalgıyı da çalgıcıyı da bıraktı, uçtu gitti. Bedenden, dünya zahmetinden azad oldu; keyfiyete sığmaz bir dünyaya, can ovasına vardı. Canı orada, ah diyordu, beni burada bıraksalar, burada yer yurt verseler bana. Canım bu bağda, bu bahçede, bu bahar çağında ne de hoş bir hale gelirdi;                                                                          Bu ovada, bu görünmez âlemin […]

İki Denizin Kavuştuğu Yerde Geçenlerin Masalı

Anlatılan masallardan gerçek dünya yaratılır. –Alberto Manguel Hikâye iki denizin kavuştuğu yerde Hz. Musa ile onun gizemli yoldaşı Hızır peygamberin buluşmasıyla başlar. Hızır’ın bastığı yer yeşerdiği için bu adla anılır, yolcuların koruyucu velisidir, âb-ı hayat suyundan içmiş bir ölümsüzdür ve her zaman dünya üzerinde yaşadığına inanılan ilahi kişiliktir. Tanrı kendi bilgisinden ona vermiştir. Musa, Hızır’ın geçtiği yerlerden yanısıra gitmeyi ve ilahi bilgiden kendisine de öğretmesini ister. Hızır, “Buna dayanamazsın” diye cevaplar. Musa ısrar edince, Hızır bir koşulla kabul eder: “Ben sana açıklamadıkça göreceğin şeylere itiraz etme” diyerek söz alır Musa’dan. Yola düşerler. Bir gemiye binerler; gemi sahibi onlardan para pul istemez. Hızır, gemi yol alırken gemiyi delmeye koyulur. Musa: “Neden deliyorsun gemiyi? İçindekiler boğulacak! ” deyince Hızır, Musa’nın kendisine vermiş olduğu sözü hatırlatır. Bunun üzerine Musa susar. Varacakları yere gelince gemiden çıkarlar. Hızır, yolda oynayan çocuklardan birini tutar, öldürür. Musa: “Kimseyi öldürmemiş, hatta ergenlik çağına bile gelmemiş bu çocuğa niye kıydın? ” diye sorar. Hızır: “Sana, benimle yola çıkmadan önce göreceklerine dayanamazsın demiştim” cevabına karşılık Musa tekrar af dileyerek susar. Sonra bir köye varırlar; köylülerden yiyecek içecek isterler. Köylüler vermez. Köyden ayrılırlarken Hızır, yıkılmak üzere olan bir duvarı eliyle sıvazlar, düzeltir. Musa: “Bunu bari parayla yapsaydın da birşey alıp yeseydik” deyine Hızır: “Artık ayrılık vakti geldi ” der; “Ama önce yaptığım şeylerin hikmetini anlatayım sana ”: İlerde zalim bir padişah var; yeni, kusursuz gemileri zaptediyor. Gemiyi zaptetmesin diye deldim. O çocuk yaşasaydı, kâfir ve azgın olacaktı; anası babası temiz inançlıydı. Onu öldürdüm, suçtan kurtardım. Allah, o ana babaya hayırlı bir evlat verecek. Duvar, iki yetim oğlanın bahçe duvarıydı; babaları temiz bir kişiydi. Duvarın dibine onlar için para gömmüştü. Duvar yıkılsaydı paralar meydana çıkacaktı, çocukların hakları eller eline geçecekti; duvarı bunun için düzelttim. Masallar hakkında Mevlânâ der ki : Masal bir ölçeğe benzer; mânâ ise içindeki buğdaydadır. Akıllı kişi mânâ buğdayını […]

Mevlânâ’nın Birlik Dükkanı

“ Bu dükkan bir mahşer; burada neler yok. Aşıklar, aşka can verenler, savaşlar, yenenler, yenilenler; kuşdilini bilenler, masallar, neşeler, yaslar, düğünler… Bu dükkanın alıcısı, satıcısının kendisi.” Mevlânâ Celaleddin Rumi’nin bize bıraktığı bir hazine Mesnevi.  Birlik Dükkanı olarak betimlediği eserin girişinde şöyle yazar: Her varlık, o dükkânda yoğrulup yapılmakta, orada sergilenmekte, satılmakta; orada yıpranıp gene potaya girmekte, yenilenmekte. Sebepler sonuçları meydana getirmekte; sonuçlar gene sebepler haline gelip başka sonuçlar belirtmekte. Bu dükkânın bir ucu, dükkânı yapan kudret elinde; öbür ucu sonsuzluğa dek gitmekte ve gene o kudret eliyle sonu ön olmakta; her an yaratılmakta. Bu dükkânın alıcısı, satıcısının kendisi. Bu dükkân bir mahşer; burada neler yok. Hint-İran, Yunan-Roma mitolojisi, yaratılış destanı, peygamberlerin yaşayış hikâyeleri, erenlerin kıssaları, âşıklar, aşka can verenler, aşk ve aşkı yaratanlar. Masallar, halk hikâyeleri, halk deyimleri, atasözleri, örfler, adetler. Savaşlar, yenenler, yenilenler; kadere yumruk sallayanlar, kaderin eliyle iki büklüm olup yokluk girdâbına atılanlar. Kuşdilini bilen, söyleyen Süleymanlar, Süleymanların saraylarında kendilerini yitiren Belkıysler. Neşeler, yaslar, düğünler, toylar, kahkahalar, yol-yordam, gözyaşları… Devrinden önceki devirler, devrindeki yaşayışlar, zulümler, müsadereler[1], kavgalar. Ezilenler ve ezenler. Gerçek mutlu yarın, insanlık, hürriyet, hür insan…insanlığın özü-özeti olan birlik ve beraberlik. Evet, herşey var bu birlik dükkanında; bu âlem satış yerinde… Mesnevi her an yenilenen, yaratılıp duran âlemin şerhi, İlahi bir kitap, bir kitap ki kudret diliyle söylenmekte; gönüllere hitap etmekte… Doğuda, batıda günümüzde en çok okunan şair olması bu sebepten olsa gerek. Mesnevi, Mevlânâ’nın olgun felsefesini ve aynı zamanda yaşamını yansıtmakta. Eseri de tıpkı yaşamı gibi gerçekçi ve dinamik. Mevlânâ, yaşantısı boyunca olaylara boyun eğmemiş, zulme, adaletsizliğe ve hiyanete karşı meydan okumuş, mücadeleyi bırakmamış. Düsturu, miskince yaşam, çalışmadan geçinmek ve  mollalar gibi vaaz etmek olmamış. Kendi yapmadığı bir şeyi başkasına nasihat etmeye ya da uygulatmaya kalkmamış. Hayatıyla ve cesaretiyle örnek olmuş. Mevlânâ, Mesnevi’sine şu beyitlerle başlar: Dinle, bu ney nasıl şikayet ediyor; ayrılıkları nasıl anlatıyor. Diyor […]

Mutluluk Hâlleri

  Nerede mutlu olsak? Nasıl mutlu olsak? Ne zaman gelecek mutluluk? Yaşadığımız sürece bu konu hep gündemimizde. Değerlendirmeler, ölçümler yapar, az ya da çok mutlu, aşağı yukarı mutlu veya mutsuz olduğumuzu varsayarız. Belki en son mutlu olduğumuz hâlin anısı canlanır ya da olası gelecek mutluluklara dair bir hayal belirir gözümüzde … Bazen sahip olduklarımızla ölçeriz, bazen de isteklerimizin, beklentilerimizin gerçekleşme oranıyla bakarız mutluluğa. Ya da sevdiğimize kavuşmanın hayalidir o. Amaçlarımızla birlikte gözden geçiririz mutluluk tahminlerimizi. Bir hesaptır adeta. Elde edilen sonuca göre o anki mutluluğumuz belirlenir. Robert Frost bu hesaba dair şöyle der: Mutluluk öyledir ki uzunluğu eksik olanı yükseklik ile telafi eder. Felsefe, varlıkbilim, psikoloji, maneviyat ya da bugünün deyimiyle spiritüalitenin de üzerinde çok durduğu bir konu mutluluk. Yunan felsefesinde mutluluk için kullanılan kelime Eudaimonia (Eu: iyi, Daimõn: ruh). Eudaimonia, erdem anlamına gelen Aretê kelimesi ile beraber kullanılıyor. Democritus’a göre “ Mutluluk, sahip olunanda değil, ruhta yaşar. ” Sokrates’e göre Erdem, mutluluk amacının aracıdır. Erdemli insan ruhen yükselmeye çalışan, en mutlu insan da yükseldiğini duyandır. Aristo ise mutluluğu şöyle tarif eder: Nasıl ilkbaharı yapan yalnızca bir kırlangıç ya da ılık güneşli bir tek gün değilse insanı mutlu yapan da tek bir an ya da sadece bir kısa gün değildir. Psikoloji bilimi ise mutluluğu şöyle tanımlıyor : Hedonistik zevklerin ötesinde, değerlerine uygun yaşanmışlığın getirdiği kendinden hoşnutluk hâli; kişinin amaçları uğrunda kazandığı anlamdır mutluluk. “ İnsanın, hayatın hangi evresinde olursa olsun, bir ya da birden çok amacının olması ve bu uğurda çabalıyor olması kendisine anlam ve mutluluk getirir ” der positif psikoloji alanında çalışmalarıyla tanınmış Martin Seligman. Diğer yandan olaylara, başımızdan gelen geçene ve elde olanlara bakış açımız da mutluluğumuzu etkiler. The How of Happiness  (Mutluluk Nasıl Olur) kitabıyla tanınmış Sonia Lyubomirsky, uzun soluklu araştırmalarında bulduğu mutluluk kaynaklarını şöyle açıklar : 50 % genetik 10 % hayat koşulları 40 % niyete […]

İki Şarabın Farkı

Bir bakkalın dükkanında baktığı bir dudu kuşu[1] vardı. Yeşil renkli, güzel sesli, güzel dilli bir duduydu. Dükkanda bekçilik yapar; alışveriş edenlere hoş nükteler söyler, latifeler ederdi. İnsanlara hitap derken tıpkı insan gibi konuşurdu. Günlerden bir gün efendisi evine gitmişti. Dudu, dükkanı bekliyordu. Ansızın bir kedi, gördüğü fareyi yakalamak için hızla dükkana daldı. Dudu can korkusuyla köşesinden sıçrayınca gülyağı şişesi döküldü. O sırada sahibi çıkageldi. Tacirlere yakışır biçimde huzur-u kalple dükkana geçti oturdu. Bir de baktı ki dükkan yağ içinde, elbisesi de yağa bulanmış. O anda dudunun başına bir vurdu ki dudunun dili tutuldu ve çok geçmeden zavallının başı kel oldu. Dudu birkaç gün sesini kesti, hiçbir şey söylemedi. Bakkal pişmanlık içinde ah etmeye başladı. Sakalını yolmakta, eyvah demekteydi : “ Nimet güneşim bulut altına girdi. O zaman keşke elim kırılaydı; o güzel seslinin başına nasıl oldu da vurdum.” Kuşu yine konuşsun diye yoksullara sadaka vermekteydi. Üç gün üç gece sonra şaşkın ve ümitsiz bir halde dükkanda otururken ve binlerce gama eş olup, bu kuş acaba ne zaman konuşacak diye düşünüp dururken dükkanın önünden tas ve leğen gibi tüysüz kafalı bir cevlâki derviş[2] geçti. Dudu hemencecik dile gelip akıllılar gibi dervişe bağırdı: “ Ey kel, neden kellere karıştın, yoksa sen de şişeden gülyağı mı döktün? ” Onun bu kıyasından halk gülmeye başladı. Dudu, görünüşe bakıp hırka sahibini kendisi gibi sanmıştı. Mevlâna der ki: Acı su da, tatlı su da berraktır. Sakın görünüşe aldanma… Görünüşte herkes insandır ama gerçek insan hâl ehli olandır.     [1] Papağan türünden bir cins kuş. Dodo kuşu olarak da bilinir. [2] Kalenderi göreneğinde, Tanrı’nın  karşısında kibirden, nefsten, dünyevi kılıktan çıkarak çıplak kalmak için saç, sakal, bıyık ve kaşları tıraş eden kişi.   Duygu Bruce Kaynak: Tam Metin Mesnevi, Araf Yayınları, İstanbul, 2013. 42. Baskı. S.20.