Hoşgörünün Eni Boyu

Atsuko Tanaka, 1956, MoMA

Kökü Latinceden gelen tolerans kelimesi, bir şeye tahammül etmek, hoş görmek veya eski Türkçede müsamaha etmek anlamında kullanılmakta. Diğer kişiye saygı duymak, varlığını kabul etmek ve onu dikkate almayı içerdiği için bir erdem olarak tanımlanır.

Toplumsal anlamda tolerans, “Yobazlıktan uzak,  farklı din, ırk, adet ve fikirleri serbest bırakan, toplumun işlemesini sağlayan pragmatik bir formüldür,” der etik filozofu Hans Oberdiek (1937-). Günümüz toplumunda farklı olanın varoluşunu sağlayan, önyargıya karşı panzehir işlevini gören bir formül.

Yüz yıl önce Einstein’in öngördüğü gibi :

Kanunlar tek başına ifade özgürlüğünü güvence altına alamaz; herkesin görüşlerini cezasız bir şekilde sunabilmesi için toplumda bir hoşgörü ruhu olmalıdır.

13.yüzyıl filozofu Thomas Acquinas ise hoşgörü sonsuz olmamalıdır der ve ekler : “Birinin boş inancı varsa, buna müsamaha edilebilir ama hoşgörü, kötülüğe veya kişiye zarar veren eğilimlerden birine varıncaya kadar geniş tutulmamalıdır.”

İdeal olarak, taraflar arasındaki hoşgörü karşılıklı ise, bu ilişkisel norm, sessiz bir anlaşma gibi kişisel sınırları güvence altına alır. Özellikle farklılıkların keskin olduğu ve günlük yaşamda çatışmaların canlanabileceği bağlamlarda, hoşgörü yatıştırır ve sürekliliği sağlar.

Hoşgörünün değişken niteliğini ve niceliğini, bulunulan koşullar, ilişkinin türü, karakter, yarar-zarar denklemi ve kişinin vicdanı belirler. Montaigne’ göre hoşgörü, tevazudur. Kendini üstün gören bir küstahlığa kapılmaktan alıkoyar insanı.

Hoşgörü ve kendini gerçekleştirmek

Kendi zayıflıklarını fark eden kişi, diğer kişinin zayıflıklarına daha iyi tolerans gösterebilir. Bu sebepten hoşgörü, bir ölçüde kendini bilmeye dayanır. Ayrıca, başkalarının kendi öznel deneyimlerini yaşamalarına ve arzu ettikleri yaşamları sürdürmelerine izin verir. İnsanın öznel gerçekliğini zorlamaya yönelik herhangi bir girişim veya işgal, güvenli özel alanını kaybetmesine neden olabilir. Oysa herkesin fikirlerine ve eylemlerine müsamaha gösterileceği bu özel alana ihtiyacı vardır; kişi ancak bu alanında hatalarından ders alır ve kendini tanıma yolunda ilerleyebilir. Böylece hoşgörü, kendini gerçekleştirmek için temel bir gereklilik haline gelir.

Montaigne’in yaklaşımı Goethe’nin bu söylemiyle uyumludur:

Herkesi kendi eğilimini izlemesine bırakıyorum ki böylece ben de benimkini izlemekte özgür olabileyim.

Görüşler, değerler ve yaşam tarzlarındaki farklılıklara rağmen hoş görmenin karşılıklı olmasının pratik yararlarını vurgular.

Montaigne’in “insanlık ve din adına işlenen zulme karşı duyduğu derin antipati”, Descartes‘ın temel argümanı olan “ahlâk, başkalarına karşı cömert davranmamızı talep eder,” düşüncesini çağrıştırır. Kötülüğü kışkırtan şey kendini üstün gören kibirdir. Yobazlar, dürtüsel tutkularının vahşileşmesine izin vererek özgürlüğü ve dolayısıyla özsaygıyı yok eder. Descartes’ a göre

İnançlarımız, onlara akıl yoluyla ulaşılmadıkça değersizdir. Ama akıl asla zorlanamaz. Bu nedenle, kendimizi keskin bir anlaşmazlık içinde bulduğumuz kişilere azıcık da olsa hoşgörü göstermeliyiz.

Hoşgörüsüzlüğün paradoksu

Voltaire, “Hoşgörü nedir?” sorusuna şöyle cevap verir:

İnsaniyetin bir sonucudur. Hepimiz kırılganlık ve hatadan oluşuruz; karşılıklı olarak birbirimizin aptallıklarını bağışlamak – bu doğanın ilk yasasıdır. Başkalarına hataları ve kusurları hakkında ders vermek veya onları eleştirmek yerine kendi kusurlarınızı düzeltmeye bakmalıyız. Bu alçakgönüllü olmakla ilgilidir.

Öte yandan tolerans sınırsız değildir. Örneğin bir toplumda zulme gösterilen hoşgörü, zulmün ta kendisi olur. Diğer insanların vicdanlarını düzenleme ve yönetme eğilimini ima eder. Bu, hoşgörünün paradoksu yani – hoşgörüsüzlüğe hoşgörü – olarak tanımlanır.

 

Hoşgörüsüzlüğe hoşgörü, kişi veya toplum için tahammül edilemez derecede zararlı olma boyutuna ulaştığında zulüm meydana gelir. O zaman kritik soruyu sorarız.

Hoşgörünün üst sınırı ne zaman ve nerede çizilir?

Kabul edilebilir ve tahammül edilemez arasındaki çizginin nereye çekileceğini belirlemek genellikle zor ve tartışmalıdır. Durumdan duruma, ilişkiden ilişkiye, değerlere göre değişir. Ancak her kim için olursa olsun, bu çizgi geçildiğinde bilinir.

Ölçütlerden biri, kişinin, tahammül ettiği diğeri ile arasında yer alan ahlâki alandır. Eğer o alan sürekli olarak diğerinin saygısız, “tahammül edilemez” eylemleri tarafından işgal ediliyorsa veya hatta maddi zarara neden oluyorsa, o zaman kesinlikle hoşgörü sınırlarını yeniden değerlendirmenin zamanı gelmiştir. Çünkü öz kimliğimizi korumanın sınırı da bu alanda bulunur ve eğer öteki tarafından küstahlıkla veya maddi/fiziksel zarar verecek ölçüde geçilirse, dayanılmaz hale gelecektir.  Bu koşullara müsamaha etmek zulme sebebiyet verir ve bunun sorumlusu, izin veren taraf olur.

 

Hassas ve zor durumlarda diğerini hoş görmek için bazı pratik tutumlar :

Vicdanımızın “Hoşgör onu !” dediği bir durumda ahlaki yükümlülük, saygı, hatır ve hatta kişisel çıkar nedenleriyle diğerine hoşgörü göstermeyi seçebiliriz. Ancak kararımızdan memnun olmayan egomuz  isyan halinde “Ne hakla bunu kendine yaparsın, enayi misin ? Değer mi hiç, onun yaptıklarını görmüyor musun ? vb…” derken hoş görmeye devam etmek zor olur. İlişkimizin yoğunluğuna ve geçmişine bağlı olarak olumsuz duygu ve düşünceler benliğimizi sarabilir, içimizdeki çatışma dışa gerilim, kırıcı davranışlar olarak yansıyabilir. Bu durumda “tahammül edilemez” olana hoşgörü duymak, kendini tanımayı ve kendine hakim olmayı gerektirir. Kendini her koşulda üstün gören egomuzu aşarak, daha yüksekte bir ruhsal amaca hizmet etmek inancı ve isteği ile içteki isyanı yatıştırabiliriz. Gayret ister.

Bu çalışmayı kendi hayatında uygulamak isteyenler için Antik Yunan filozofları ve çağımıza etki etmiş birkaç bilge düşünürün deneyimlerinden çıkarımla hoş görmeyi kolaylaştıran birkaç pratik yöntem:

 

  • Diğerinden beklentilerimizden vaz geçmek içimize hoşgörü aşılar, beklentilere kapılmamak öz güven ve mutluluğun altın anahtarıdır.
  • Hoş görmek istenilen kişi hakkında olumlu tek bir nokta dahi bulmak, ona daha fazla hoşgörü duymamıza yardımcı olur.
  • Bakışımızı kendimize çevirmek ve kendi kusurlarımızı ve hatalarımızı görmek kibirli iç sesimizi susturur ve olası hoşgörüsüzlük isyanlarını bastırır.
  • Daha yüksek bir bilinç düzeyinde, hoş görmek istediğimiz kişi hakkındaki olumsuz düşüncelerimizi kesmek ve kovalamak, içsel sükûnetimizi korumaya, hoşgörü ruhunu geri kazandırmaya yardımcı olur. Bu tür bilinçli çabalar, yüreğimize ferahlık, günlük hayatımıza olumlu etkiler şeklinde geri gelir.

 

Hoş görmeyi seçtiğimiz zamanlarda, egomuza galip gelmiş olmanın iç rahatlığıyla mutlu olur ve hoşnut kalırız.

 

Duygu Bruce

Yorumlarınız:

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.