Öz Bilince Işık Tutan Rüyalar

Rüyanın gerçekle bağlantısı ve rüya aracılığıyla insan benliğinin bilinmeyen kısımlarına erişebilmek hakkında

“ Rüyasız bir dünya ışın geçirmez ve ağır olur, ” diye yazmış günlüğüne Anaïs Nin (1903-1977). Sigmund Freud (1856-1939) rüyaları, ilkel benliğimizin uygar benliğimizle buluştuğu ve tüm anıların toplandığı “ bilinçaltı faaliyetlerimizin bilgisine giden kraliyet yolu ” olarak tanımlar. Bilinçaltı, kişinin kendini bütünüyle tanıması için harika bir rehberdir. Carl Jung (1875-1961) için bilinçaltı paha biçilmez bir kaynaktır:

Rüyalar aracılığıyla iletişim kuran bilinçaltı, kişinin varlığının en az yarısıdır. Başka hiçbir kaynaktan elde edilemeyecek tavsiyeler ve rehberlik sunar. Bu nedenle, ister psikoanalist ister rüyayı görenin kendisi tarafından, rüyaların yorumlanması tamamen kişisel bir iştir.

Fransız matematikçi Raymond Poincaré (1854-1912), rüyaların olağanüstü doğasına dikkat çekerek der ki rüyalar, uyanık bir durumda iken ulaşılamayan çözümler getirebilir. Bir gece uyandığında uzun süredir aklını kurcalayan bir matematik probleminin cevabını bulduğunu anlatır. Geriye dönüp baktığında, rüyasında cevabın ona ilham edildiğini anlar.

Freud, 20. yüzyıl başında yeni ufuklar açan çalışması Rüyaların Yorumlanması  (The Interpretation of Dreams) adlı eserinde, “ rüyaların, uyanıkken erişilemeyen anılara ve bilgiye hakim olduğunu ” vurgular.

Sahip olduğumuz bilgileri rüyada hatırlama şekli bize, öğrendiğimiz hiçbir şeyin hafızadan tamamen silinmeyeceğini gösterir. Freud, hatıraların biz farkında olmadan nasıl kaydedildiğine dair birçok vaka açıklar. Unutulmuş ya da yok varsayılan bu bilgiler rüyalarda karşımıza çıkıverirler, kendine dair bir hikâyeyi anlatır :

Bunu kendi rüyalarımdan fark ettim ve bir rüyada gördüğüm belirli bir şeyin kaynağını sorguladım. Bu kitabı tamamlamadan önceydi… birkaç kez rüyamda daha önce gördüğümü hiç hatırlamadığım çok basit tasarlanmış bir kilise kulesi görmüştüm. Sonra, Salzburg ile Reichenhall arasındaki demiryolunda giderken küçük bir istasyonda aniden bu kuleyi kesinlikle tanıdım. Bu, 1890’ların ikinci yarısındaydı. Oysa o  güzergâhta seyahat ettiğim tek sefer 1885’ti.

Freud’a göre bir rüyanın birincil psişik işlevi, bir dileğin yerine getirilmesinin temsilidir. Bu temsil doğrudan olabilir veya rüya görenin içgörü ve dikkati ile şifresini kendi çözebileceği kişisel semboller içerebilir. Rüya görenin dileği, fiziksel kısıtlamalardan, mekandan ve zamandan bağımsız olarak ortaya çıkar. Sanal gerçeklik bir anda tek gerçeklik haline gelir. Geçmiş, şimdi ve gelecek, dileğin yerine getirildiği anda bir arada yakalanır. Nasıl olduğunu açıklar:

Rüyalar bize geçmiş hakkında bilgi verir ve aynı zamanda geleceği de yansıtabilirler. Dileğimizi yerine getirilmiş olarak gördüğümüz rüya bizi geleceğe yansıtır. Ancak rüya görenin arzusuyla şekillendirilen bu gelecek, şimdiki zaman olarak yaşanır… Bununla birlikte, rüyaların geleceği önceden haber verdiğine dair eskiden beri var olan inanç, gerçeklikten tamamen yoksun değildir.

Rüyaların gerçekliği ile ilgili olarak Freud, rüyalar bize kendimizi keşif için rehberli bir tur sunar der :

Rüyalar gerçeği barındırır, uyanıkken dünyaya karşı giydiğimiz kılıkları bırakıp kendimizi olduğumuz gibi tanımamızı sağlar. Rüyalar bana bir insan hakkında ne düşünmem gerektiğini göstermedi; ama kimi zaman oldu ki bir rüyadan, büyük bir şaşkınlıkla, bir insan hakkında ne düşündüğümü ve ona karşı ne hissettiğimi öğrendim.

Rüyada bilinçaltının eşiği açıktır. Kişinin bilinçaltının zengin âlemine geçmesine izin verir; kendine dair keşifler yapabileceği daha derin bilgi katmanlarına erişmesine imkan verir. Gün boyunca düşüncelerimizde, duygularımızda, niyetlerimizde ve hatıralarımızda farkında olmadığımız şeyler, rüya sırasında engellenmeden varlığını ortaya koyar. Bilinçaltında sakladığımız zengin bilgiler, bilinç bölgesine girerler. Hatıralar boy boy canlanırlar. Rüyalarımıza bu zengin kimliğimizle dahil oluruz. İnsan, bu esnada gerçek benliğin bilinmeyen parçalarına ulaşılabilir ve bulduklarını günlük yaşantısında kullanabilir. Rüya, düşünen-hayal kuran-rüya gören insanın öz varlığının hakikatiyle uyumlanması için bir emniyet kapakçığı gibidir.

Resim : Yasmine Gateau

Ünlü Fransız filozof Montaigne (1533-1592), uyumak ve uyanık olmak paradoksuna dikkat çeker ve der ki  “  uyku sırasında bilinçaltımız uyanır, perdeler açılır ve algımız keskinleşir. Uyandığımızda ise, sıradan gündelik bilincin kısıtlamaları ve yükleri arasında hapsolmuş da uykudaymışız gibi yaşarız. ” Düşüncemiz ve algımız, sıradan bilincin sınırlarına geri çekilir. Bu sınırların dışında kalan alan uyuşmuş, etkisiz ve erişilemez durumdadır. İnsanın bu hâlini şöyle özetler :

Hayatımızı bir rüyaya benzetenler haklıymış. Uyanık uyuyor ve uykuda uyanıyorduk.

 

Duygu Bruce

Yorumlarınız:

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.