Gözün Işığı ve Renklerin İnsan Üzerindeki Etkileri

Goethe’nin renk çemberi, 1809

Goethe’nin renk teorisi, gözün rengi nasıl gördüğü ve aynı anda kendi rengini nasıl yarattığı hakkında

 

Büyük şair ve bilgin Johann Wolfgang von Goethe (1749-1832), insan gözünün şahit olduğu ışık ve renk fenomenolojisini tutkuyla araştırır ve bulgularını Farbenlehre (Renkler Teorisi) adlı eserinde toplar. Yaşadığı dönemde bilimsel ölçü noksanlığı nedeniyle pek kabul görmese de kurduğu fizyolojik renkler doktrini, daha sonra gelecek yüzyıllarda sanatta, fizikte ve felsefede geniş yankılara yol açacaktı. Fizyolojik olarak ifade edilen renklerin özneye, yani görme organına, “kendisi ışık olan” göze ait olduğunu, üstelik bu renklerin görme eyleminin koşulları olduğunu ileri sürmüştür. Öyle ki renkleri görmek, göz ile obje arasındaki bir etkileşim, karşılıklı bir eylemin sonucudur.

 

Etkileyici filozof, Tanrıbilimci ve İranolog Henri Corbin (1903-1978), Goethe’nin fizyolojik renkler doktrinini, İranlı Sufi ustaları tarafından algılanan ve yorumlanan renkli ışıklar olgusuyla karşılaştırır.

 

The Man of Light  Işığın Adamı adlı kitabında Corbin, Sufi ariflerin şahadet ettiği misal âlemindeki (mundus imaginalis) görsel seyirlere, beş duyunun ötesindeki duyulara, derinleşen algılarla birlikte gelişen eterik organlara veya merkezlere, kısacası ışık insanının fizyolojisini oluşturan tüm temalara atıfta bulunur ve Goethe’nin renkler, ışık ve insanlık hâli hakkındaki araştırmalarıyla karşılaştırır. Goethe, saf haldeki renk algısının, öznenin yani insanın içsel bir faaliyetinden kaynaklandığını ve yalnızca maddi nesnenin pasif olarak algılanan izlenimlerinin sonucu olmadığını öne sürer.

Goethe renk, ışık ve özne-insan arasındaki etkileşimin şemasını çıkarır:

Göz varlığını ışığa borçludur. Işık, beşeri ve nötr bir yardımcı duyusal aygıttan, kendisi için kendine benzer bir organı ortaya çıkarmış, üretmiştir; böylece göz ışıktan ve yine ışık için oluşturuldu ki iç ışık dıştaki ışıkla temasa geçebilsin. Tam bu noktada, benzerlerin yalnızca benzerlerle bilindiğini sürekli tekrarlayan ve ona büyük önem veren eski İyonya Okulu’nu hatırlıyoruz.

İslam öncesi Pers’e kadar uzanan “benzerin benzerini arzuladığı” Sufi geleneğini yansıtan; “ Benzerin ancak benzerleriyle görülüp bilinebileceğine”  işaret eden kadim bir Sufi mistiğin mısralarını hatıra getirir:

Eğer göz doğası gereği güneşsel olmasaydı,
Işığa nasıl bakabilirdik ?
Eğer Tanrının kendi gücü içimizde yaşamasaydı,
Tanrı bizi nasıl coşkuya taşıyabilirdi ?

Ve açıklar :

Göz bir renk gördüğünde hemen harekete geçer ve doğası gereği zorunlu olarak başka bir renk üretir. Görünen mevcut renkle birlikte renk çemberinin bütününü içeren kendi rengini üretmeye göre ayarlanmıştır.

Göz her zaman renkleri kendisi üretecek, ve doğasına uygun bir şey kendisine dışarıdan sunulduğunda hoş bir duyum alacak şekilde konumlanmıştır…

Göz, önündeki bir renkli alanın kenarında, kendisinin çağırdığı rengi üretebileceği boş bir alan arar ve bu boş alanda kendi tonunu meydana getirir. Bu, renkler çemberini bütünlemeye yönelik bir çabadır. Renk uyumunun temel kanunu tam olarak burada bulunur.

İşte bu nedenle, renklerin bütünü göze dışarıdan bir nesne olarak sunulduğunda, göz bundan zevk alır çünkü böyle bir anda kendi faaliyeti kendisine gerçeklik olarak sunulur.

Henry Corbin, Goethe’nin şaşırtan çalışmasını şöyle yorumlar :

Goethe, renklerin mistik deneyiminin önemini açıkça ele alır. Sanki göz dış dünyayı pasif bir şekilde yansıtmaktan başka bir şey yapmıyormuş gibi varsayan saf dışsallığı reddeder. Işığın eylemini ortaya koyar. Renk algısı, ruhun kendisinden gelen ve tüm varlığa iletilen etki ve tepkisidir. Takiben gözlerden bir enerji yayılır; bu niceliksel olarak tartılamayan veya ölçülemeyen bir ruhsal enerjidir. Ancak Sufi ariflerin ima ettiği mistik terazilerle değerlendirilebilir.

Benzer ile benzeri arasındaki karşılıklı alışverişten, genel olarak bu etkileşimden ötürü, belirli eylemler fikri daha açık hale gelmeye başlar; bu eylemler asla keyfi değildir ve etkileri, “fizyolojik rengin” ruhun bir deneyimi olduğunu, yani rengin kendisinin ruhsal bir deneyimi olduğunu kanıtlamak için yeterlidir.

[…]

Deneyim bize belirli renklerin belirli zihinsel izlenimler yarattığını öğretir. Bunlar, renklerin anlamlarının dayandığı izlenimlerdir; renkler kademeli olarak mistik anlam derecelerine yükselirler; bu anlamlar Sufi bilginlerin dikkati üzerinde topladıkları anlamlardır.

Goethe renklerin insan üzerindeki etkisini  özetler :

Bütün söylenenler, her rengin insan üzerinde belirli bir etki yarattığını ve bu sayede esas mahiyetini göze olduğu kadar ruha da görünür kılmaya yönelik olduğunu gösterme çabasıdır. Bundan şu sonucu çıkarabiliriz :  Renk, belirli fiziksel, ahlaki ve estetik amaçlar için kullanılabilir. Aynı zamanda içsel anlamları ifade etmek için, yani sembolik amaçla da kullanılabilir.

SARI

Bu ışığa en yakın renktir. Maviyle karışıp yeşili oluşturmadan önce en saf hâlindeki güzelliğiyle görülür. En yüksek saflığında her zaman parlaklığın doğasını taşır ve dingin, neşeli, hafifçe heyecan verici bir karaktere sahiptir. Sıcak, hoş ve memnuniyet verici bir izlenim uyandırır. Öte yandan kirlenmeye son derece yatkındır ve kirlendiğinde veya bir dereceye kadar eksi tarafa doğru yöneldiğinde çok nahoş bir etki yaratır. Dolayısıyla yeşile doğru uzanan kükürt renginde hoş olmayan bir şeyler vardır.

KIRMIZI – SARI

Sarıyı yoğunlaştırarak veya koyulaştırarak çok kolay bir şekilde kırmızımsı hale getirebiliriz. Rengin enerjisi artar, kırmızı-sarı renkte daha güçlü ve görkemli görünür. Kırmızı-sarı, ateşin yoğun parıltısının ve batan güneşin daha hafif olan ışıltısının tonunu temsil ettiğinden sıcaklık ve mutluluk izlenimi verir.

 

SARI – KIRMIZI

Kırmızı -sarı’nın uyandırdığı hoş, neşeli duygu, parlak sarı-kırmızıda dayanılmaz derecede güçlü bir izlenime dönüşür. Buradaki aktif taraf en yüksek enerji düzeyindedir ve güçlü, eğitimsiz kişilerin bu renkten özellikle memnun olmaları şaşılacak bir şey değildir. Vahşi uluslar arasında buna olan eğilim evrensel olarak fark edilmiştir. Kusursuz sarı-kırmızı bir yüzeye kararlı bir şekilde bakıldığında, renk aslında organa nüfuz ediyor gibi görünür. Biraz karardığında bile aşırı bir heyecan yaratır. Sarı-kırmızı bir kumaş hayvanları rahatsız eder ve öfkelendirir. Etkisin dayanılmaz olduğu, ona tahammül edemeyen eğitimli adamlar tanıdım…

MAVİ

Sarıya her zaman ışık eşlik ettiğine göre mavinin de yine bir karanlık ilkesini beraberinde getirdiği söylenebilir.

Bu rengin göz üzerinde tuhaf ve neredeyse tarif edilemez bir etkisi vardır. Renk tonu olarak güçlüdür, ancak olumsuz taraftadır ve en yüksek saflığıyla adeta teşvik edici bir olumsuzlamadır. O halde onun görünüşü, heyecan ve dinginlik arasındaki bir tür çelişkidir.

Nasıl ki yukarıdaki gökyüzü ve uzak dağlar mavi görünüyorsa, mavi bir yüzey de bizden uzaklaşıyor gibi görünüyor.

Ama bizden uçan hoş bir nesneyi kolayca takip ettiğimiz gibi, maviyi de bize doğru ilerlediği için değil, bizi peşinden çektiği için düşünmeyi severiz.

Mavi bize soğuk izlenimi verir ve bu nedenle bize yine gölgeyi hatırlatır. Siyaha olan yakınlığından daha önce bahsetmiştik.

Saf maviler asılmış odalar biraz daha büyük görünüyor ama aynı zamanda boş ve soğuk.

Mavi bir camdan görülen nesnelerin görünümü kasvetli ve melankoliktir.

KIRMIZI – MAVİ

Sarının çok kısa sürede yoğun duruma yöneldiğini gördük ve aynı ilerlemeyi mavide de gözlemleriz.

Mavi çok hafif bir şekilde kırmızıya doğru derinleşerek pasif tarafta kalsa da biraz daha aktif bir karakter kazanıyor. Ancak heyecan verici gücü kırmızı-sarıdan çok farklı türdendir. Canlandırmak yerine rahatsız ettiği söylenebilir.

Artmanın kendisi durdurulamayacağından, rengin ilerleyişini takip etme eğilimi hissederiz; ancak, kırmızı-sarı örneğinde olduğu gibi, aktif anlamda hala arttığını görmek yerine, dinlenmek için bir nokta bulmaya meylederiz.

Çok zayıflatılmış bir halde bu rengi leylak adıyla biliriz; ama bu derecedeyken bile mutluluktan uzak bir canlılığı vardır.

MAVİ – KIRMIZI

Bu huzursuzluk hissi renk tonu ilerledikçe artar, öyle ki tamamen saf, koyu mavi-kırmızı bir halının dayanılmaz olacağı rahatlıkla varsayılabilir. Bu nedenle elbise, kurdele veya diğer süs eşyası olarak kullanıldığında oldukça azaltılmış tonda ve hafif bir halde kullanılırsa yukarıda tanımlandığı gibi karakterini garip bir çekicilikle sergiler.

Kilisenin ileri gelenleri bu huzursuz rengi kendilerine mal ettikleri için, sabırsız bir ilerleyişin huzursuz dereceleri aracılığıyla kardinalin kırmızısına durmadan talip olduklarını söyleyebiliriz.

KIRMIZI

Bu rengin etkisi de doğası kadar kendine özgüdür. Ağırbaşlılık ve asalet izlenimini taşırken aynı zamanda zarafet ve çekicilik de taşır. Birincisi koyu, derin halinde, ikincisi ise hafif azaltılmış renk tonuyla; ve böylece yaşlılığın asaleti ve gençliğin sevimliliği aynı tondaki derecelerle süslenebilir.

Bu rengin çevresindeki eşlikçileri her zaman ciddi ve muhteşem bir etkiye sahiptir.

YEŞİL

En temel ve basit renkler olarak kabul ettiğimiz sarı ve mavi, ilk ortaya çıktıkları anda birleşirlerse, bu eylemden ortaya yeşil dediğimiz renk çıkar.

Göz, bu renkte belirgin bir şekilde minnettar bir izlenim deneyimler. Eğer iki temel renk, hiçbiri üstün gelmeyecek şekilde mükemmel bir eşitlikle karıştırılırsa, göz ve zihin, bu birleşmenin buluştuğu noktada oluşan tek renkte sükûn bulur. Gören gözün bunun ötesinde bir durumu hayal etme isteği ve gücü yoktur. İşte bu nedenle sürekli yaşanacak odalar için en çok yeşil renk seçilir.

İnsanlar genellikle renklerden büyük haz duyarlar. Göz, ışığa olduğu kadar renge de ihtiyaç duyar.

 

Duygu Bruce

 

 

 

 

Yorumlarınız:

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.