Hiçlik Makamı

Nasreddin Hoca’ya sormuşlar: “Kimsin? ” “Hiç” demiş Hoca, “Hiç kimseyim.” Dudak büküp önemsemediklerini görünce, sormuş Hoca: “Sen kimsin? ” “Mutassarıf” demiş adam kabara kabara. “Sonra ne olacaksın? ” diye sormuş Nasrettin Hoca. “Herhalde vali olurum” diye cevaplamış adam. “Daha sonra?” diye üstelemiş Hoca. “Vezir” demiş adam. “Ya daha sonra ne olacaksın? ” “Bir ihtimal sadrazam olabilirim.” “Peki ondan sonra? ” Artık makam kalmadığı için adam boynunu büküp son makamını söylemiş: “Hiç.” “Daha ne kabarıyorsun be adam. Ben şimdiden senin yıllar sonra gelebileceğin makamdayım: “Hiçlik makamında! ” Nasreddin Hoca

Eskilerden Bir Fotoğraf

Dört kişi parkta çektirmişiz, Ben, Orhan, Oktay, bir de Şinasi… Anlaşılan sonbahar Kimimiz paltolu, kimimiz ceketli Yapraksız arkamızdaki ağaçlar… Babası daha ölmemiş Oktay’ın, Ben bıyıksızım, Orhan, Süleyman Efendi’yi tanımamış. Ama ben hiç böyle mahzun olmadım; Ölümü hatırlatan ne var bu resimde? Oysa hayattayız hepimiz. Melih Cevdet Anday

Dostluk

Belli dost bellisiz işlerde belli olur.   Dostluğun esasını sadakat olarak tanımlamış Romalı hukukçu ve filozof Cicero (MÖ 44). Dostluk gönül işidir, yol arkadaşıdır. Nâdir bulunur. Kurduğumuz çeşitli sosyal bağlar, gelip geçen arkadaşlıklar, hercâi ilişkiler arasında o, kalıcıdır. Yıllar içinde eskimez, hatta olgunlaştıkça kıymeti artar. Kökleri sağlamdır, rüzgâra ve fedâkârlık isteyen zorlu koşullara dayanıklıdır. Orada bize yakın ve dar zamanda yanımızda var olduğunu biliriz. “ Dostluk, insanlar arasında en güçlü bağdır. Umudu besler ve morali yüksek tutar. İnsana ilham verir ” der Cicero. De Amicitia adlı eserinde gerçek dostun tarifi ve kıymeti hakkında yazar : Dostluğun karşılıklı yakınlığında kendini dinlendirmeyen insan için hayat hayat mıdır ! Karşında, kendinle konuşuyormuş gibi herşeyi söylemeye cesaret edebileceğin birini bulmaktan daha tatlı ne var ? Dostluk parlak bir umut ışığıdır; ruhu güçsüzlüğe düşmekten, kendini koyuvermekten alıkoyar. Çünkü gerçek dosta bakan insan, orada kendi örneğini görür. Bu yüzden uzaktaki dostlar yanımızdadır. Gözlerini nereye çevirsen onu orada hazır bulursun.   Dostluğu oluşturanın da sürdürenin de erdem olduğuna inanır Cicero. Bu erdemin ışığını gördüğümüz kişiyi; tutumuyla, yaradılışıyla uyuştuğumuz insanı bulunca bizde bir tür sevgi uyanır ve bir çekim başlar. İyi günde bizimle sevinir, mutluluğumuz artar, karanlık günde ise bizim için üzülen birinin olduğunu bilmek içimize ferahlıkla karışık bir katlanma gücü verir. Cicero’ya göre, kimisi zenginlik, kimi para, mevki, güç, kimi de zevkleri üstün tutan sayısız insan toplulukları içinde dostluğun dar bir alana sığındığını, ancak birkaç kişinin tam bir şefkat ve sadakatle birbirine bağlı olabileceğini düşünür. Sadakat en önemli niteliktir; fakat iftira ve ikiyüzlülükten uzak olmaları gerekir. Çıkar ve yarar sağlamak dostluğun amacı değil ancak bir sonucu olabilir. Dostlukta erdem, erdemi arar. Dostluğu tahrip eden nedenleri şöyle sıralar: Zamanla zevklerin değişmesi Rekabet (Aşk, para, siyaset) Erdem ve ahlaka aykırı talepler Dostluk ve erdem arasındaki bağ hakkında Cicero şöyle der : Dostlardan doğru olmayan bir şeyi, örneğin bir şehvete aracı […]

Pervâne’nin Hikâyesi

  Akşamın birinde pervâneler toplanmış, mumun ışığını nasıl bulacaklarını tartışıyorlardı. İçlerinden biri dedi ki: “ Hepimiz birden gitmeyelim; birimiz gidip mumu bulsun, sonra dönüp bize haber versin. ” Pervânelerden biri yola çıktı; uzakta bir köşkün içinde yanan bir mum ışığı gördü. Döndü geri geldi ve anladığı kadarıyla mumu anlatmaya çalıştı. Aralarında bilge olan pervâne: “ Senin mumdan haberin bile yok…” dedi. İkinci pervâne hevesle yola çıktı, köşkün içine kadar gitti, muma yakından baktı ve o da geri geldi, mumun nasıl ışık yaydığını anlattı. Bilge pervâne “ anladığının işareti yok üzerinde ” dedi. Sıra sonuncu pervâneye geldi. Pervâne mumun ateşini görünce coştu, sarhoş oldu. Kendinden geçerek coşkuyla ateşle dans etti. Ateşe daldı çıktı, benliği ateş oldu. Ateş onu sardı, tüm vücudu, kanatları ateşte eridi, eridikçe ala boyandı, kıvılcımlar saçıp döküldü. Bunu gören bilge pervâne dedi ki: “ O biliyor, aradığımız ve anlatamadığımız hakikati o biliyor. Mumun ateşinden sadece onun haberi var. ” Ateşle bir olan cesur pervâne ise halinden memnun, ne bir haber vermek ne de geri dönmek istedi… Hikâye şu dizeyle bitiyordu : Candan da cisminden de bîhaber olmadıkça, nasıl olur da cânandan haberdar olursun.[i] [i] Ferîdüddin Attâr (y. 1145-1220).  Canticle of the Birds (Kuşların İlahisi).

Masalsı Şiir

    Su başında durmuşuz, çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz. Suda suretimiz çıkıyor, çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün. Suyun şavkı vuruyor bize, çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze . Su başında durmuşuz. Önce kedi gidecek, kaybolacak suda sureti. Sonra ben gideceğim, kaybolacak suda suretim. Sonra çınar gidecek, kaybolacak suda sureti. Sonra su gidecek güneş kalacak; sonra o da gidecek… Su başında durmuşuz. Su serin, Çınar ulu, Ben şiir yazıyorum. Kedi uyukluyor Güneş sıcak. Çok şükür yaşıyoruz. Suyun şavkı vuruyor bize Çınara bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze… Nazım Hikmet  

Ölümden Sonra

 “İnsanlar merak etmeyi sever, bu da bilimin çekirdeğidir.” Ralph Waldo Emerson II. Dünya Savaşı sırasında Karl Skala ve silah arkadaşı, ağır top ateşinden sığınmak için bir tilki inine saklanırlar. Atış isabet eder ve Skala’nın arkadaşı orada ölür. Skala ağır yaralanır. Ölen arkadaşıyla beraber yukarı göğe doğru çekildiklerini hisseder, ve kendilerini aşağıdaki savaş alanına bakarken bulurlar. Ölen arkadaşının bedeninin kendine doğru yaslandığını hisseden Skala yukarı doğru bakar ve parlak bir ışık görür; arkadaşının bedenini de tutar ve birlikte yukarıdaki ışığa doğru giderler. Aniden Skala durur ve sonrasında bedenine geri döner.[i]   Bu top atışı Skala’yı ömrünün sonuna kadar sağır bırakır ama aynı zamanda onun, maneviyata yönelmesine sebep olur. Herbiri Avusturya’da birçok ödül alan beş kitap yazar.       Skala’nın yaşadığı bu deneyimi bugün tıp bilimi “ölüme yakın tecrübe” (NDE –near death experience) olarak tanımlar. Dr. Raymond Moody ölüme yakın deneyim geçiren 150 hastanın kayıtlarını topladığı kitabında NDE özelliklerini şöyle tarif eder:     Kişi ölüyor ve fiziksel olarak sıkıntılı. Doktorun onu ölü ilan ettiğini duyuyor. Yüksek tonda bir çınlama duymaya başlıyor; aynı anda hızla bir tünelde gittiğini hissediyor. Sonra birden kendini, bedeninin dışında buluyor; aynı fiziksel ortamda ama bedenine uzaktan bakıyor. Yapılan yapay solunum (CPR) denemelerini izliyor. Duygusal olarak bir coşkunluk hissi içinde. Bu garip durumda hala bir tür bedeni olduğunu ama bunun geride bıraktığı bedenden farklı güçlere sahip olduğunu farkediyor. Sonra başkalarının kendisini karşılamaya geldiklerini görüyor. Bunlar geçmişte ölmüş olan yakınları ve arkadaşları ve de tanımlayamadağı şefkat dolu bir varlık –bir ışık hüzmesi –beliriyor önünde. Kendisine hayatını değerlendirmesini söylüyor. Hayatının olayları bir film şeridi gibi, sanki baştan yaşıyormuşçasına gözünün önünden geçiyor. Sonra bir sınıra doğru geliyor –belli ki bu dünya hayatı ile öbür dünya arasındaki sınır bu; anlıyor ki henüz ölme zamanı gelmedi ve bu dünyaya geri dönmesi gerek. O noktada direnç duyuyor, çünkü geri dönmek istemiyor. Yoğun bir […]

Bu Dünyanın Ötesinde

Tanınmış bir bilim adamı, Duke ve Harvard üniversitelerinde 30 yılı aşan akademik hayatının yanısıra beyin cerrahı olarak çalışan Dr. Eben Alexander, bilimsel kanıt odaklı yaklaşıma sahip olan bir doktor. Bilincin, beynin kimyasal ürünü olduğunu, fiziksel beynin sınırları dışında bilincin var olamayacağı görüşünde. Kısacası beyin durmuşsa, bilinç de yok demektir inancıyla çalışmakta. Yaşam sona erdiğinde ekran kararır ve gösteri biter. Dr. Alexander, bunun aksi deneyimleri yaşayanların anlattıklarını fantazi olarak kabul eder. Derken kendi beyni ölümcül bir bakteriyel menenjit saldırısına uğrar; 7 gün kaldığı komanın sonunda beynin hayati parçası olan neokorteksi artık yok denecek kadar hasar görmüştür, tıbben ölü sayılır. Kendi çalıştığı hastanede yatmaktadır ve meslekdaşları, çare olmadığını kabullenip tedaviyi sonlandırmayı tartışırken Dr. Alexander uyanır. Uyanması bir tıp mucizesi iken kendisi, hikayenin görünmeyen tarafında, yaşadığı ölüm deneyiminin etkisindedir. Dr. Alexander’ın bedeni komada yatarken yaptığı yolculukta, öbür dünyada gittiği âlemler, orada ona rehberlik eden meleksi varlık, evrenin kaynağı ve ruhun bilinciyle dopdolu olarak uyanır. İşte bu derin deneyimini anlatmak için Proof of Heaven (Kanıt) adlı kitabını yazar. Kitabın başlangıcında Albert Einstein’ın şu söz yer alıyor: “İnsan, olanı aramalı, olması gerektiğini düşündüğünü değil.                                         Duygu Bruce Çeviri : Kanıt, Klan Yayınları, Istanbul, 2014. Ölüme Yakın Deneyimlerle (NDE)  ilgili detaylı yazıyı buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.          

Merkez Efendi’nin Çiçekleri

Sümbül Efendi,  İstanbul Kocamustafapaşa’daki tekkesinde çevresini saran dervişlerle birlikte yaşamını sürdürürmüş. Ömrünün sonuna yakaştığını hissettiği vakit Halveti geleneğine uygun biçimde kendisine kimin halef olacağını düşünmeye koyulmuş. Günlerden bir gün dervişler şeyhlerini huzurunda otururken Sümbül Efendi  “ A dervişler, ” demiş, “ Hak rahmetinin tecellisi, İstanbul’un taşından toprağından renk renk türlü türlü çiçekler fışkırıyor. Hepiniz bir tane getirseniz gözümüz gönlümüz açılacak.” Dervişler, ilk defa şeyhlerinin kendilerinden bir şey istediğini görüyorlardı. Hem sevindiler hem telaşlandılar. Sohbet sonlanıp şeyh halvete çekilince herkes bağlara bahçelere dağıldı. Kucak kucak, demet demet çiçek topladılar. Ertesi gün Kocamustafapaşa dergâhı bir çiçek meşherine dönmüştü. Sadece derviş Merkez Efendi’nin elinde tek bir tane solgun, kurumaya yüz tutmuş bir kır çiçeği vardı. “ Sultan’ım, ” dedi, “ hangi çiçeğe elimi uzattımsa onu Allah’ı zikrederken buldum da koparmaya kıyamadım. Ondandır ki huzuruna böyle eli boş geliyorum. ” Mürşit ve mürit derin derin bakıştılar. Bu bakışta aşk vardı… Kısa bir süre sonra Sümbül Efendi göçer gider ve halefi Merkez Efendi olur. Bugün Merkez Efendi adını taşıyan, tamirlerle ayakta kalmış cami ve türbesi  Mevlevikapı’dadır. Merkez Efendi’nin nasıl hırka giydiğini  buraya tıklayarak okuyabilirsiniz. https://savantsandsages.com/tr/2023/02/04/merkez-efendinin-hikayesi/   Kaynak : Schimmel, Anne-Marie, 1975. Mystical Dimensions of Islam. NC: The University of North Carolina Press. S.46  

Bülbülün Aşkı

  Hakk’ı arar isen kalbinde ara Kudüs’te Mekke’de Hac’da değildir.  Yunus Emre için Aşk ceylandır, akan ırmaktır, buğday tanesidir, çiçektir, bülbüldür. Her yerde, her yaratılan O’nu över, zikreder. Bu nice aşktır… Sen burda garip mi geldin Niçin ağlarsın bülbül hey Karlı dağları mi aştın Derin ırmaklar mı geçtin Yârinden ayrı mı düştün Niçin ağlarsın bülbül hey Uykudan gözüm uyandı Uyandı kana boyandı Yandı şol yüreğim yandı Niçin ağlarsın bülbül hey…  Yunus Emre Divanı, s.111

Ünlü TED Konuşması : Dinlerin Ortak Dili

  Tek tanrılı dinlerin ortak noktaları ve mistik boyutları hakkındaki araştırmalarıyla tanınmış yazar  Karen Armstrong’un bu dinlerin ortak dili olarak gördüğü  “şefkat”  hakkındaki  ödül alan Ted konuşmasını burada izleyebilirsiniz.   Duygu Bruce

Gazel : Çalgıcı

    Çalgıcı, süsle gazellerle günü; Hiç sorma nedir; bilme ne olacak ! Hafız ki bu evrenden elin çekmededir, Gel bir kadeh iç, sonra veda et ne olacak ? Hafız Şirazi

Ressamların Bahsi

Gizli bilgiden bir örnek istersen Rum ülkesi halkıyla Çinlilerin hikâyesini söyle. Çinliler, biz daha usta ressamız dediler; Rum ülkesi ressamları da bizim ustalığımız daha üstündür davasına giriştiler. Padişah, “ Davanızda hanginiz haklısınız; anlamak için sizi sınamak isterim ” dedi. Çin ressamlarıyla Rum ressamları huzura geldiler; Rum ülkesi ressamları resim yapmayı daha iyi biliyorlardı. Çinliler, “ Bize bir oda ayırın, verin, bir oda da sizin olsun ” dediler. Kapıları birbirine karşı iki oda vardı; odaların birini Çinliler aldı, öbürünü Rumlular. Çinliler, padişahtan yüz çeşit renkte boya istediler. O yüce padişah da hazineyi açtı. Her sabah Çinlilere hazineden boyalar bağışlanmadaydı. Rumlularsa “ Ne resim işe yarar, ne boya; pası gidermek gerek ancak ” dediler. Kapıyı kilitlediler, duvarı cilâlamaya koyuldular; gökyüzü gibi berrak, aparı bir hale getirdiler. Yüzlerce renkten renksizliğe ancak bir yol var; renk buluta benzer, renksizlikse aydır. Bulutta bir ışık, bir parlaklık görürsen, bil ki o, yıldızdandır, aydandır, güneştendir. Çinliler, resimlerini yapıp bitirince neşelerinden davul çalmaya koyuldular. Padişah gelince, odada, aklı-fikri kapacak kadar güzel resimler gördü. Ondan sonra Rumluların yanına geldi. Onlar aradaki perdeyi kaldırdılar. Çinlilerin yaptıkları resimler, nakışlar, odadaki cilâlanmış duvarlara  vurdu. Padişah, orada ne görmüşse burada, daha iyi göründü. Resimler sanki gözleri, yuvalarından kapıyordu. A babam, Rumlar, o sufilerdir ki boyuna tekrarlanacak dersleri, kitapları, hünerleri yoktur. Ama gönüllerini cilâlamışlar, hırstan, tamahtan, nekeslikten, kinlerden arıtmışlardır. Aynanın arılığı, gönlün vasfıdır; sonsuz şekiller, suretler oraya vurur, orada görünür. Gizliliğin sınıra sığmaz, surete bürünmez sureti, Gönül aynasından parladı da yeninden, yakasından ışıdı, parladı Musa’ya. O suret göğe de sığmaz, Arş’a da ferşe de. Denize de sığmaz, balığa da. Çünkü bunlar sınırlıdır; sayıya sığar şeylerdir. Gönül aynasının ise bil ki sınırı yoktur. Burada akıl ya susar, ya yol azıtır, yiter gider. Çünkü gönül ya odur yahut da odur gönül. Gönül hem sayıya sığar, hem sayısızdır; onun nakşından başka hiçbir nakış ebedi olarak kalmaz. Ebede […]

Mutluluk Hâlleri

  Nerede mutlu olsak? Nasıl mutlu olsak? Ne zaman gelecek mutluluk? Yaşadığımız sürece bu konu hep gündemimizde. Değerlendirmeler, ölçümler yapar, az ya da çok mutlu, aşağı yukarı mutlu veya mutsuz olduğumuzu varsayarız. Belki en son mutlu olduğumuz hâlin anısı canlanır ya da olası gelecek mutluluklara dair bir hayal belirir gözümüzde … Bazen sahip olduklarımızla ölçeriz, bazen de isteklerimizin, beklentilerimizin gerçekleşme oranıyla bakarız mutluluğa. Ya da sevdiğimize kavuşmanın hayalidir o. Amaçlarımızla birlikte gözden geçiririz mutluluk tahminlerimizi. Bir hesaptır adeta. Elde edilen sonuca göre o anki mutluluğumuz belirlenir. Robert Frost bu hesaba dair şöyle der: Mutluluk öyledir ki uzunluğu eksik olanı yükseklik ile telafi eder. Felsefe, varlıkbilim, psikoloji, maneviyat ya da bugünün deyimiyle spiritüalitenin de üzerinde çok durduğu bir konu mutluluk. Yunan felsefesinde mutluluk için kullanılan kelime Eudaimonia (Eu: iyi, Daimõn: ruh). Eudaimonia, erdem anlamına gelen Aretê kelimesi ile beraber kullanılıyor. Democritus’a göre “ Mutluluk, sahip olunanda değil, ruhta yaşar. ” Sokrates’e göre Erdem, mutluluk amacının aracıdır. Erdemli insan ruhen yükselmeye çalışan, en mutlu insan da yükseldiğini duyandır. Aristo ise mutluluğu şöyle tarif eder: Nasıl ilkbaharı yapan yalnızca bir kırlangıç ya da ılık güneşli bir tek gün değilse insanı mutlu yapan da tek bir an ya da sadece bir kısa gün değildir. Psikoloji bilimi ise mutluluğu şöyle tanımlıyor : Hedonistik zevklerin ötesinde, değerlerine uygun yaşanmışlığın getirdiği kendinden hoşnutluk hâli; kişinin amaçları uğrunda kazandığı anlamdır mutluluk. “ İnsanın, hayatın hangi evresinde olursa olsun, bir ya da birden çok amacının olması ve bu uğurda çabalıyor olması kendisine anlam ve mutluluk getirir ” der positif psikoloji alanında çalışmalarıyla tanınmış Martin Seligman. Diğer yandan olaylara, başımızdan gelen geçene ve elde olanlara bakış açımız da mutluluğumuzu etkiler. The How of Happiness  (Mutluluk Nasıl Olur) kitabıyla tanınmış Sonia Lyubomirsky, uzun soluklu araştırmalarında bulduğu mutluluk kaynaklarını şöyle açıklar : 50 % genetik 10 % hayat koşulları 40 % niyete […]

İki Şarabın Farkı

Bir bakkalın dükkanında baktığı bir dudu kuşu[1] vardı. Yeşil renkli, güzel sesli, güzel dilli bir duduydu. Dükkanda bekçilik yapar; alışveriş edenlere hoş nükteler söyler, latifeler ederdi. İnsanlara hitap derken tıpkı insan gibi konuşurdu. Günlerden bir gün efendisi evine gitmişti. Dudu, dükkanı bekliyordu. Ansızın bir kedi, gördüğü fareyi yakalamak için hızla dükkana daldı. Dudu can korkusuyla köşesinden sıçrayınca gülyağı şişesi döküldü. O sırada sahibi çıkageldi. Tacirlere yakışır biçimde huzur-u kalple dükkana geçti oturdu. Bir de baktı ki dükkan yağ içinde, elbisesi de yağa bulanmış. O anda dudunun başına bir vurdu ki dudunun dili tutuldu ve çok geçmeden zavallının başı kel oldu. Dudu birkaç gün sesini kesti, hiçbir şey söylemedi. Bakkal pişmanlık içinde ah etmeye başladı. Sakalını yolmakta, eyvah demekteydi : “ Nimet güneşim bulut altına girdi. O zaman keşke elim kırılaydı; o güzel seslinin başına nasıl oldu da vurdum.” Kuşu yine konuşsun diye yoksullara sadaka vermekteydi. Üç gün üç gece sonra şaşkın ve ümitsiz bir halde dükkanda otururken ve binlerce gama eş olup, bu kuş acaba ne zaman konuşacak diye düşünüp dururken dükkanın önünden tas ve leğen gibi tüysüz kafalı bir cevlâki derviş[2] geçti. Dudu hemencecik dile gelip akıllılar gibi dervişe bağırdı: “ Ey kel, neden kellere karıştın, yoksa sen de şişeden gülyağı mı döktün? ” Onun bu kıyasından halk gülmeye başladı. Dudu, görünüşe bakıp hırka sahibini kendisi gibi sanmıştı. Mevlâna der ki: Acı su da, tatlı su da berraktır. Sakın görünüşe aldanma… Görünüşte herkes insandır ama gerçek insan hâl ehli olandır.     [1] Papağan türünden bir cins kuş. Dodo kuşu olarak da bilinir. [2] Kalenderi göreneğinde, Tanrı’nın  karşısında kibirden, nefsten, dünyevi kılıktan çıkarak çıplak kalmak için saç, sakal, bıyık ve kaşları tıraş eden kişi.   Duygu Bruce Kaynak: Tam Metin Mesnevi, Araf Yayınları, İstanbul, 2013. 42. Baskı. S.20.

Şirazlı Hafız’ın Kerametleri ve Emsalsiz Gazelleri

Haydi saçalım gül yapraklarını Ve dolduralım bardağı meyle Parçalara ayıralım semaları Ve çıkalım yeni bir suretle Gaybın dili, esrarın tercümanı, Fars edebiyatının usta şairi Hafız’ın mucizelerle dolu hayatı, aşkı, falları ve gazellerinin hikmeti 500 den fazla gazelinin bulunduğu Divan’ı hem batıda hem doğuda en çok okunmuş eserler arasında yer alan Şirazlı Hafız’ın hayatı da şiirleri gibi mucizelerle dolu. 14. yüzyıl başlarında (y. 1320-1389) Şiraz’da Hoca Şemseddin Muhammed adıyla doğar. Hayatının detayları tam bilinmese de küçük yaşta Ku’ran, Sâdi, Attar ve Rumi’yi ezberlediği için Hafız adını alır ve şiirlerinde bu ismi kullanır. Babası erken yaşta ölünce, amcası ile birlikte, savaşların ve açlıkların hüküm sürdüğü bir dönemde yaşamını sürdürür. Hikâye edilir ki bir fırıncının yanında çalışmaya başlar ve Şiraz’ın zenginlerinin yaşadığı mahalleye ekmek taşırken gördüğü Şah-e Nebat adlı bir esmer  güzele aşık olur. Bu aşk aracılığı ile, Yâr’ ine atıflarda bulunur ve gazellerini O’nun övgüsü için yazar. Hafız’ın zekâsı ve cesaretiyle tanınmış kişiliği etrafında birçok mucizevi olay ve efsaneler anlatılagelir. Bunlardan biri, Timur ile olan karşılaşmasıdır. O dönemde Timur, Pers İmparatorluğunu fethetmek için sürekli saldırılar yapmakta ve tüm bölgeye hakim olmak istemekteydi. Hafız’ın yaşadığı Şiraz’ı kuşattığında, onun gazellerinin ününü işitir. Ancak aralarında bir tanesi Timur’u çok öfkelendirir. Hafız’ı, aşağıda yazılı gazelin hesabını vermek üzere huzuruna emreder.       Ey Şiraz’ın Türk güzeli ! Alacak olursan gönlümü, Bağışlarım siyah benine hem Buhara’yı Hem de Semerkand’ı Getir, Saki, şarabın kalanını ! Nafile ! Bulamazsın cennet bahçesinde, Ne Ruknâbad ırmağının kenarını Ne de güllerin sardığı Mosalla’yı.         O dönemde Semerkant, Timur’un imparatorluğunun başkenti ve Buhara da en güzel şehridir. Timur, öfkeyle Hafız’a şöyle der: “ Ben Semerkant ve Buhara’yı görkemle donatmak için dünyanın pek çok ülkesini fethettim. Sen, sevgilinin yanağındaki bir ben için tacımın iki mücevherini vermeye nasıl cüret edersin ? ” Hafız eğilip cevap verir : “ Ey efendim, işte […]